Velâyetnâme

0
A- A A+

Velâyetnâme

1- Türk Kültüründe Velâyetnâme Geleneği
Tasavvuf geleneğinde esasını, sâlih kişilere Allâh tarafından olağanüstü hâller gösterebilme kudreti olarak bahşedilen kerâmetlerin teşkil ettiği velî menkabelerinin yer aldığı eserlere "menâkıbnâme/velâyetnâme" adı verilir. Fuad Köprülü, İslâm âleminde kuvvetlenen tasavvuf cereyanına bağlı olarak yaygınlaşan tarikatlerde, tarikat kurucusu veya geliştiricisi, velâyet mertebesine ulaşmış büyük şahsiyetlerin olağanüstülüklerinin işlendiği bu eserlerin kaynağını XI-XIII. yüzyıllara götürmektedir.


Lûgat mânâsı Arapça "bir zâtın fazl ve meziyetine delâlet eden fıkra ve bundan bahs eden makale ve risâle-i medhiyye" olan "menkabe", mühim târihî şahsiyetler, Peygamber ashâbı, mezheb imamları, bir zümre veya kabilenin meziyetlerinden övülecek yönlerinden bahseden eserlere başlık olarak verilir. Bir tasavvuf ıstılahı olarak "menkabe" ve bu kelimenin çokluk şekli "menâkıb" ise, tarikat kurucusu, velî ve şeyhlerin hâl tercümeleriyle birlikte onlarda ortaya çıkan olağanüstü hâlleri, yani kerâmetleri içine alacak şekilde genişlemiştir.
XI. yüzyıldan başlayarak önce Arapça ve daha sonra da Farsça ve Türkçe menkabelerin toplandığı eserlerle zengin bir menkabe edebiyatı gelişmiş, bu edebiyatın mahsulleri "menâkıbnâme" veya "velâyetnâme" olarak adlandırılmıştır.
"Velâyet", Arapçada "velîlik, evliyâullâhdan olan zâtın hâl ve sıfatı" mânâsına gelen bir isimdir. Bu kelimenin kökü "Hak Teâlâ'ya vâsıl ve kurbiyyet-i ilâhiyyeye nâil olan zât, aziz" mânâsındaki Arapça "velî" sıfatı ile "velâ" veya "veliye" (yaklaşmak, yakın olmak) fiiline dayanmaktadır. Bu kelime, Farsça "nâme" ismiyle birleşerek de "velâyet kitabı, velâyet risâlesi" mânâsını kazanmıştır.


Bir tasavvuf ıstılahı olarak "velî", düşmanın zıttıdır. Allâh’a dost veya Allâh için dost olan kişi demektir. Allâh’ın gözetip koruduğu kimse ve Allâh’a taat ve ibadet işini uhdesine alan kişi mânâsına gelir ki, aralarında "İyi biliniz ki, Allâh kişi ile kalbi arasına girer" , "İyi bilin ki Allâh'ın velîlerine ne korku vardır, ne de onlar üzüleceklerdir" âyet-i kerimelerinin de bulunduğu kaynaklara dayanarak Allâh'ın bilhassa sevip seçtiği, O'na dost kişiler için kullanılmıştır. İslâm tasavvufunda, "velî" kişinin halktan biri gibi yaşaması, halka hizmet etmesi ve velîliğini saklaması esastır. Sûfîlere göre, "Peygamber malum, velîler ise mahfuz olmalıdır. Velîlerin velâyetlerine işaret olarak, kendisi ile Rabbi arasındaki sırları muhafaza etme, başına gelen musibetleri kimseye şikâyet etmeme, kerâmeti koruma, Allâh'ın mahlûklarının eziyetlerine ve meşakkatlerine katlanma ve onlara yük olmama ile Allâh'ın kullarını, huylarına ve meşreplerine göre idare etme, gösterilir. Velîlerin aralarında velâyet bakımından bir derecelenmenin söz konusu olduğu da bilinmektedir. İslâm tasavvufunda, velâyet mertebesine ulaşan kişilere Allâh tarafından kerâmet adı verilen, olağanüstü hâller gösterebilme gücünün bahşedildiği kabul edilmektedir. Ancak müslüman olmayanlar arasında da, "istidrac" adıyla, kerâmeti andıran olağanüstülüklerin vuku bulması, zaman içinde velîlerin bu gücüne, büyük bir meziyyetten ziyade, ârızî bir hâlolarak bakılmasına yol açmıştır.

Başka bir deyişle, her velîde rastlanılabilen kerâmeti, velâyetin yüceliğine delil olarak göstermekten kaçınılmıştır. Kerâmet hadisesinin, Kur'an ve hadislerden hareketle İslâm'a aykırı olmadığı hususu bir yandan ispatlanmaya çalışılırken, bir yandan da, "Peygambere mucize göstermek nasıl farz ise, velîlere de kerâmeti gizlemek öyle farzdır." telâkkisi yerleştirilmiştir. Kerâmetin izhar edilmesi de umumiyetle benimsenmiş bir tutumdur. Ne var ki tarikatlerin yayıldığı ve sayıca arttığı dönemlerde, velî kerâmetlerinin halk yığınlarını ve muhâlif din adamlarını etkilemede mühim rol oynadığı ve geleneğin içinde kendisine belli bir yer edindiği gözlenmektedir. İşte, velîlere ait velâyetlerin özellik ve inceliklerinin işlendiği menâkıbnâme veya velâyetnâmelerin, birçok kerâmete yer vermesini bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir.
Tarikatlerin gelişmesi, yaygınlaşması ile müridlerin yetişmelerine katkıda bulunmak gibi gayelerle kaleme alınan velâyetnâmeler, velîlerin, Kur'an ve hadis temeline dayanılarak anlatılan kerâmetleri ile birlikte, İslâm öncesi devirlerin yâdigârı bazı efsâne ve mit motifleri de eklenerek zenginleştirilmişlerdir. Türklerin Anadolu'ya yerleşmelerinden önce ve sonra meydana getirilmiş evliyâ ve menâkıbnâmelerinde İslâm öncesi Türk destan geleneğinin izlerini kolaylıkla takip mümkündür. Bir kısmı İslâmiyete geçişten önceki dönemlerde teşekkül etmiş ve daha sonra İslâm medeniyeti içerisinde, yeni dinin ve kültürün tesiri ile gelişim ve değişime uğramış olan "Oğuz Destanı", "Ebu Müslimnâme", "Saltuknâme" ile temsil edilen destan geleneğine paralel olarak bir menâkıbnâme geleneği ortaya çıkmıştır. Bu gelenek "Tezkire-i Satuk Buğra Han" ve daha sonra da Ahmed-i Yesevî'nin menkabelerini içine alan "Cevâhirü'l-Ebrâr min Emvâci'l-Bihâr" ile ilk örneklerini vermiştir.


Anadolu'da tekke ve tarikatlerin yaygınlaşarak geliştiği XIII. yüzyılda menkabe eserlerinin sayıca çoğaldığı bilinmekle beraber, bunların pek azı günümüze ulaşabilmiştir. Meselâ Hâcı Bektâş-ı Velî menâkıbnâmesinde varlığından söz edilen Lokmân-ı Perende ve Ahî Evran menâkıbnâmeleri bugüne kadar elimize geçmeyen eserler arasındadır. Bu dönemde, Seyyid Harun-ı Velî, Sadrü'd-dîn-i Konevî etrafında teşekkül eden menâkıbnâmeler ile, Mevlevî muhitinin mahsulü "Sipehsâlar Menâkıbı" ve "Menâkıbu'l-Ârifîn" başlıca menâkıbnâme örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
XIV. yüzyıla gelindiğinde artık, önceki anonim menâkıbnâmelerden ayrı olarak müellifi belli eserlerin de meydana getirildiği görülür. Gülşehri'ye ait "Kerâmât–ı Ahî Evran" ve Elvan Çelebi'nin kaleme aldığı "Menâkıbu'l Kudsiyye fi Menâsıbu'l-Ünsiyye" bu tür velî menkabe kitaplarıdır. XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, menkabe eserlerinin, Hâcim Sultan, Hâcı Bektâş-ı Velî, Abdal Mûsâ, Kaygusuz Abdal, Sultan Şücau'-d-dîn, Otman Baba velâyetnâmeleri ile Dînî Tasavvufî Türk Edebiyatı'nda menâkıbnâme/velâyetnâme geleneğinin yerleştiği gözlenmektedir.


Menâkıbnâme/velâyetnâme geleneği, takip eden yüzyıllarda tarikat muhitlerinde önceki dönemlerdeki gücünü kaybederek devam etmiş, ancak tarikat târihimizdeki gelişmelere paralel olarak, gittikçe daha küçük çapta eserlerle günümüze kadar devam etmiştir.

2- Hâcı Bektâş-ı Velî Velâyetnâmesi
Anadolu'da XI. ve XIII. yüzyıllar arasında kuvvetlenen tasavvuf cereyânıyla birlikte, tarikatlerin kendi pîrleri etrafında meydana gelen âyin, erkân, giyiniş tarzı, zikir, duâ ve olağanüstülükleri içine alan menâkıb kitaplarının teşekkül ettiğini belirtmiştik. Bilindiği gibi bu eserlerin en ehemmiyetlilerinden biri de Hâcı Bektâş-ı Velî Velâyetnâmesidir. Moğol akınlarından kaçarak Anadolu'ya sığınmış göçebe Türk boylarının kendi içinden yetişen, onların mânevî, içtimaî ve siyâsî hayatlarında mühim rol oynamış mürşid şahsiyetlerden olan Hâcı Bektâş-ı Velî'nin hayatı, erkânı, kerâmetleri ve yolu üzerine müridleri tarafından bir araya getirilmiş menkabelerin toplamı olan bu eser, Dinî-Tasavvufî Türk Edebiyatında yer alan menâkıbnâmeler içinde en tanınmış ve yaygın olanıdır.

Bu eserin kütüphanelerimizdeki birçok yazmalarının dışında, değişik şahıslar elinde nüshaları da bulunmaktadır. Eldeki velâyetnâme nüshaları, tamamı nazım veya nazım-nesir karışık şekildedir. Bazı nüshalarda nazım kısımların eksikliği sebebiyle eserin, tamamı nesir bazı nüshalarının bulunduğu fikrini vermekle birlikte, dikkatli bir incelemeyle, aslında bu nüshalardan manzum bölümlerin çıkmış olduğu anlaşılmaktadır. Gerek tamamı nazım gerekse nazım-nesir karışık nüshalardaki manzum bölümler birbiriyle aynıdır. Eserin, ilk önce nesir hâlinde yazılıp yer yer nazımla süslenmiş, daha sonra ise yeniden ele alınarak tamamının nazma çevrilmiş olduğu düşünülebilir. Başka bir ihtimal de başlangıçta tamamen nazım olan eserin sonradan istinsahları sırasında bozulmaya uğramış bulunmasıdır. Tamamı nazım olan metnin yer yer nesre çevrilmiş olabileceği de göz önünde tutulmalıdır.


Hâcı Bektâş Velâyetnâmesinin eldeki Türkçe nüshalarından başka bir de Farsça Hâcı Bektâş Velâyetnâmesi olduğunu yine Türkçe Velâyetnâme’de verilen bilgilerden öğrenmekteyiz. "Hâcı Bektâş-ı Velî Hazretinüñ Evsâf-ı Hamîdeleridür kim zikr olınur" başlığı altında Hâcı Bektâş'ın çocukluğundan itibaren sahip olduğu olağanüstülükler, ibâdete düşkünlüğü, sultanlığı kabul etmeyişi ve gece gündüz "âmâl-i sâlihiyye" üzere olduğundan bahsedildikten sonra "Nitekim Farisî menâkıbında buyurur: Kata’a kerde nefs râ çihl sâl ân merd-i Hudâ maksûd lâ mekânist.” ifadesi yer almaktadır. Yine Esad Coşan, "Makâlât-ı Hâcı Bektâş'ın bir yazma nüshasının sonunda, çok zor okunan çok ince bir yazı ile "Evsâf-ı Hazret-i Hünkâr" başlığı altında "bir yazıya rastladığından bahisle Türkçe velâyetnâmenin bu Farsça velâyetnâmeden tercüme ve hatta her ikisinin de aynı müellife âit olabileceğini öne sürmüştür. Ne var ki bugüne kadar ele geçmediğinden sözü geçen Farsça velâyetnâmenin, eldeki Türkçe velâyetnâmeye kaynaklık edip etmediği hakkında kesin bir şey söylemek mümkün olmamaktadır.


Hâcı Bektâş-ı Velî Velâyetnâmesinin müellifinin kimliği hususunda yaygın kanaat onun "Firdevsi-i Rûmî" ve "Firdevsî-yi Tavîl" lakabıyla tanınan Bursalı İlyas bin Hızır olduğu yolundadır. Firdevsi-i Rûmî, Fâtih ve II. Bâyezid devrinde yaşamış, II. Bâyezid adına 380 ciltlik "Süleyman-nâme" adlı bir eser meydana getirmiştir. Eserinin pâdişah tarafından yalnızca 80 cildinin beğenilip üç yüz cildinin yakılması üzerine pâdişaha hicviyeler yazan Firdevsi-i Rûmî İran'a kaçmış ve orada ölmüştür. Abdulbâkî Gölpınarlı, Nihânî'nin H. 1296'da (1878-79) yazdığı manzum velâyetnâmedeki bir kayıttan hareketle biri nazım, diğeri nazım-nesir karışık her iki nüshanın da Firdevsi'ye âit olduğunu ileri sürmektedir. Esad Coşan ise, manzum kısımların Firdevsi'ye ait olması ve tamamı mensur bir velâyetnâme nüshasının bulunmayışı dolayısıyla, her iki nüshanın Firdevsi'ye ait olduğu fikrinin kuvvetlendiği düşüncesindedir. Hâcı Bektaş Velâyetnâmesi; Hâcı Bektaş'ın nesebi, doğumu, çocukluğu, Ahmed-i Yesevi ile münâsebeti Ahmed-i Yesevî'nin işaretiyle Anadolu'ya gelişinin anlatılmasıyla başlar. Onun Anadolu'ya geldikten sonraki hayatı, devrin diğer mutasavvıf ve ünlü şahsiyetleriyle olan münasebetlerinin menkabeleriyle gelişir. Halîfelerinden bazılarının menkabelerinden seçmeler ve ölümü ile devam eden velâyetnâme, padişah II. Bayezid'in türbenin çatısını kurşunla kaplatmasıyla ilgili menkabeyle son bulur.

3. Nüsha Tavsifleri ve Eserin Hazırlanışında Takip Edilen Yol
Velâyetnâme’nin çeşitli tarihlerde istinsah edilmiş Türkiye kütüphanelerinde pek çok yazması vardır. Biz doktora çalışmamız sırasında bunlardan en erken tarihli dört tanesini tespit ettik. Manzum-mensur olan bu nüshaların üç tanesi üzerinde karşılaştırmalı bir çalışma yaptık. Konya Koyunoğlu Kütüphanesi’ndeki nüshanın eksik olması sebebiyle onu çalışmamız dışında bıraktık . Nüsha tavsifleri aşağıdadır.

A. Nüsha Tavsifleri
I- HÂCI BEKTÂŞ–I VELÎ MÜZESİ KÜTÜPHANESİ Nu:120
Kitabın Adı : Velâyetnâme-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî
Müstensih : Ali Çelebi
Dil : Türkçe
İstinsah târihi : 1034
Yazı cinsi : Okunaklı nesih, kısmen harekeli başlıklar kırmızı ile yazılmış.
Ölçüsü : 28 x 21 cm
Yaprak sayısı : 215 yaprak
Satır : 10-11 satır
Cildin çeşidi : Miklablı düz meşin cilt
Başlangıcı : Hâzâ velâyet-nâme-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî nesli Muhammed Mustafâ evlâd-ı cAli Salavatu'llahi caleyhim ecmacin....
Sonu : Evliyâ-i Kutb-ı câlem Hâcı Bektâş Hazreti/ İsterüz ki cümlemüze hâzır ola himmeti/ Sevene rahmet ide Rabbu'l-en'am/ Bu Velâyet-nâmede oldı tamam/ Hû diyüp er müzdine virgil selâm.
Müstensihin adı, manzum bölüm arasına sıkıştılan "Hakka minnet âhir oldı bu kitâb/ İş bu sözden var ümidüm hâsıl ola sevâb/ Çun erenler sözidür işbu kelâm bî-hadd günâhum Ali kulına cem’i ümmet-i Muhammed kardaşla rahmet ide Rabbu’l-enâm…." ile 215b’den itibaren yer alan şu bölümde geçmektedir: "Allâh içün olsun Resûl-i ekrem hürmetiçün kâdir olduğumuz kadar yazup tahrir eyledik siz erenlerden recâ ederüz ki‚ Âli Çelebi bendenüze Hakk Ta’âlâ âkibet hayırluğı rûzî kılup cümle mü’min kardaşıla îmân Mü’esser ide diyüp du’â-yı hayrıla yâd ide Fâtihâ Muhammed’e salavât Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihi et-tayyibîne et-tâhirîne ve’l-hamdulillâhi Rabbu’l-âlemin tahrîren mâh-ı rebîü’l-evvel sene 1034 Bâkî-bad bi Rabbu’-İbâd."
Ali Çelebi bu nüshayı, "Azîzüm Sultân Hâcı Bektâş-ı Velî Hazretlerinün türbe-i şerîflerine bu kitâb vakfeyledüm Allâh’un la’neti üzerine olsun her kim kaldurup zâyi iderse ve Hazret-i Resûl-i Ekremün sefaatinden mahrum olsun tâlib olan âşıklar okuyup du’adan ferâmuş itmeyeler bu kitâbı okuyanı rahmetinle yarlıgagıl yâ Ganî Hâcı Bektâş-ı Velî el-Horâsânî Kaddesa’llâhu sırrahu’l-azîz" satırlarıyla bitirmektedir.

II- MİLLET KÜTÜPHANESİ, ALİ EMÎRÎ EFENDİ KİTAPLARI-ŞER'İYE, Nu. 1076
Kitabın adı : Menâkıb-ı Hâcı Bektâş–ı Velî
Müstensih : Bursalı Derviş Selman
Dil : Türkçe
İstinsah tarihi : 1035
Yazı cinsi : Okunaklı Talik, başlıklar ve söz başları kırmızı ile yazılmış
Ölçüsü : 195 x 135 mm; 155 x 85 mm
Yaprak sayısı : 149 yaprak
Satır : 17
Cildin çeşidi : Sırtı meşin mukavva cilt
Başlangıcı : Menâkıb-ı şerif kutbu'l-cârifîn Hazret-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî Kaddesa'llâhu sırrahu'l–caziz el-Horâsânî şükr-i sipâs-ı lâ-nihâye…
Sonu : Bu Velâyet-nâme çûn oldı tamam
Vir Rasulün rûhına yüz bin selâm
İlk sayfası sonradan eklenmiş olup, başlıklar ve söz başları kırmızı ile yazılmış, baş kısmına sonradan bir fihrist eklenmiştir.

III-NURUOSMANİYE KÜTÜPHANESİ, Nu: 2618
Kitabın adı : Menâkıb-nâme-i Hâcı Bektâş–ı Velî
Müstensih : Belli değil
Dil : Türkçe
İstinsah tarihi : Ramazan 1057 (M. 1647)
Yazı çeşidi : Nestaliki andıran bir yazı çeşidi, başlıklar kırmızı ile yazılmış
Yaprak sayısı : 78 yaprak
Satır : 17-25 arası
Başlangıcı : "Menâkıb-ı kutbu'l-cârifîn Hazret-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî el-Horâsânî Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm şükr-i sipâs-ı lâ-nihâye ve senâ-i bî-gâye...
Sonu : Bu Velâyet-nâme çün oldı tamâm/ vir Rasûlün rûhına yüz bin selâm/ Kim ki bunı yazana ide ducâ/ Hakk katında hâceti ola revâ/ okuyana yazana hem diyene/ Fâtihâ okuyana rahmet ine// Temmetü'l-Kitâb fi şehr-i Râmazân sene seb'a ve hamsin ve elf.


Eserin üzerindeki mühürden bu nüshanın Sultan I. Mahmud koleksiyonunda bulunduğu; üzerindeki vakıf kaydından da Haremeyn evkafı müfettişi İbrahim Hanif’in vakfettiği nüsha olduğu anlaşılmaktadır. Saray mührü taşıdığı ve sarayda okunan bir nüsha olduğuna göre bunun göz ardı edilmeyecek mühim bir nüsha olduğunu söyleyebiliriz. Nuruosmaniye kayıtlarından çıkmış olması da kanaatimizi güçlendirmektedir.
Vakıf kaydı şu şekildedir:
Hâzâ vakfun zillu’llâh el-muhashas Hüve’n-nûru’llâi ….es-sultân ibnü’s-Sultan ebu’n-necib Osmân Hân İbnü’s-Sultân mustafâ Hân veffekahu’llâhu fî…… eyyâm ve ce’ale el-tâfehu sâ’ireti ale’l-ibâd bi’s-selâm ve ene’d-dâ’î li-devletihi el-Hac İbrâhim Hanîf el-Müfettiş bi-Evkâfi’l-Haremeyn el-Muhteremeyn gufirelehu .

IV- KONYA KOYUNOĞLU KÜTÜPHANESİ YAZMA ESERLER BÖLÜMÜ Nu: 13338
Kitabın adı : Velâyetnâme-i Hâcı Bektâş–ı Velî
Müstensih : Alâad-dîn el-Belgradî
Dil : Türkçe
İstinsah tarihi : 1044 (1634)
Yazı çeşidi : İşlek bir el yazısı, başlıklar kırmızı ile yazılmış
Yaprak sayısı : 173 varak
Satır : İlk sayfa 14, diğer sayfada 17. satır
Cildin çeşidi : Meşin cilt
Başlangıcı : "Hâzâ kitâb-ı Velâyetnâme-i Hazret-i Hünkâr Hâcı Bektâş-ı Velî kaddese sırrahu Bismi'llâhi'r-rahmâni'r-rahîm el-hamdü li'llâhi Rabbu'l-câlemîn es-salâtu..."
Sonu : Pîr-âb Sultânın kerâmetiyle son bulmaktadır. "...ahir ol makamda âhirete intikal eyledi mezâr-ı şerifleri Konyada Lârende kapusından taşrada olur."
Ayrıca temellük kaydı da bulunmaktadır: “Sâhib ve mâlik elli sekiz cemâ’atin Monla Mustafanundur 1183."

B. Eserin Hazırlanışında Tâkip Edilen Yol
Türk kültür târihi için emsalsiz kaynak teşkil eden menâkıbnâmelerden biri olan Hâcı Bektâş-ı Velî Velâyetnâmesi'nin gerek kütüphanelerde gerekse şahıslar elinde bir çok nüshaları mevcuttur. Nazım ve nazım-nesir karışık olan nüshalardan târih bakımından en eskisi 1034 târihli hâlen Hâcı Bektâş-ı Velî Müzesi Kütüphanesi'nde bulunan nüshadır (HB). Daha eski bir nüshadan istinsah edildiği anlaşılan nüshanın müstensihinin bilgili biri olmadığı açıktır. Sık sık kelime ve satır atlamalarına konuların karıştırıldığına rastlanmakta, Arapça kelimelerde imlâ hatâları ve harf karışıklıkları görülmektedir. Manzum kısımlarda ise şiirde bozukluklar ve vezin hatâları pek çoktur. Müstensihin şiirin arasında kendi adını zikretmesi de yukarıdaki fikrimizi kuvvetlendirmektedir.

"Çûn erenler sözidür iş bu kelâm
Var ümidüm bî-hadd günâhum Ali kulına
Cemi' ümmet-i Muhammed kardaşla rahmet
ide Rabbu'l-en'am..."

Velâyetnâmenin nazım-nesir karışık en erken târihli dört nüshası arasından 1035 târihli ve Millet Kütüphanesi Ali Emirî kitapları içinde bulunan nüshanın müstensihinin diğerlerine nisbetle kültür seviyesinin daha yüksek olduğunun anlaşılması, dile olan vukufunun kelime tercihlerinden ve sağlam cümle kurgusunun belirgin olması sebebiyle bu nüsha üzerinde edisyon kritik yapılmış ve günümüz Türkçesine aktarılmıştır.
Gerçi bu nüshada da müstensihin, bilhassa bazı Arapça kelimelerin yazılışında yer yer hataya düştüğü, yine manzum kısımlarda vezin hataları görülmektedir. Ancak, yine de seçimimizi elimizdeki en eski nüshadan bir yıl sonraya ait bu yazma için kullanmamızın doğru olduğu kanaatindeyiz. Velâyetnâme metnini kurmada sahamızda tenkitli basım çalışmalarında kullanılan transkripsiyon sisteminden yararlandık. Özel isimler dışında büyük harf ile uzunluk işaretlerini ve ayın harfinin işareti dışındaki işaretleri, okuyucunun dikkatini dağıtmamak için kullanmadık. "Ğ" harfini bazı kelimelerdeki günümüz okunuşunu da göz önünde bulundurarak kullanma yoluna gittik. Çeviri yazı tekniğine uygun olarak noktalama işaretleri de kullanılmamıştır.

Her sayfanın başına Ali Emirî nüshasının kısaltması olarak AE ile varak numaraları konmuştur (AE1a-AE1b). (a) varağın birinci yüzü, (b) varağın ikinci yüzünü ifade etmektedir.
Metinde geçen ayet, hadis ve Farsça cümleler Latin harfleri ile yazılmış, bunlarla ilgili açıklamalar dipnotlarda verilmiştir.
Türkçe kelimelerin imlasında eserin telif târihini göz önünde bulundurarak, XV. yüzyıl Anadolu metinlerinin neşrinde bağlı kalınan usûlü takip ettik.
Eser, ayrıca günümüz Türkçesine aktarılarak her türlü okuyucunun anlayıp zevk alabileceği bir metin hâline getirilmiştir. Bire bir aktarma yoluna gidilen eserde aktarmada zaman zaman kelime cümle tasarrufunda bulunulmuştur. Bazı tasavvufî ve dinî terimler aynen korunmuş gerekli açıklamalar dipnotlarda gösterilmiştir (Peymançeye durmak, mürid, muhip vb).
Manzum kısımlar ise, anlamayı kolaylaştıracak şekilde düz yazı şekline getirilmiştir.
Metne ait bir konu fihristi ile bir de yer, şahıs ve kavim adları indeksi eklenmiştir.

 

İÇİNDEKİLER

ÖNSÖZ
KISALTMALAR
GİRİŞ
1- Türk Kültüründe Velâyetnâme Geleneği
2- Hâcı Bektâş-ı Velî Velâyetnâmesi
3. Nüsha Tavsifleri ve Eserin Hazırlanışında Takip Edilen Yol
A. Nüsha Tavsifleri
B. Eserin Hazırlanışında Tâkip Edilen Yol
C. Transkripsiyon Sistemi
HÂCI BEKTÂŞ-I VELÎ'NİN HAYATI VE ESERLERİ
1. HÂCI BEKTÂŞ-I VELÎ'NİN TARİHİ HAYATI
A. Doğum Tarihi ve Yaşadığı Çevre
B. Adı
C. Anadolu'ya Gelişi
D. Nesli
E. Vefâtı ve Mezarı
2. HÂCI BEKTÂŞ-I VELÎ'NİN MENKABEVÎ HAYATI
A. Ailesi, Çocukluğu ve Yetişmesi
B. Anadolu'ya Gelişi
C. Vefatı
3. HÂCI BEKTÂŞ-I VELÎ’NİN ESERLERİ
A.Kitâbu’l-Fevâid
B.Makâlât
C.Şerh-i Besmele
D.Şathiyye
E.Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye
F.Hâcı Bektâş-ı Velî’ye Atfedilen Diğer Eserler
BİBLİYOGRAFYA
ORİJİNAL METİN, TRANSKRİPSİYON VE SADELEŞTİRME
Konu Başlıkları

Arama Kelimeleri: Velâyetnâme

YorumYaz

0 Yorum

Yorum Yaz

Yorumların tüm sorumluluğu yorum yazana aittir.