Makâlât

0
A- A A+

Makâlât
Hacı Bektaş-ı Velî, 13. asrın başlarında Horasan’dan gelip Anadolu’ya yerleşen, Anadolu’nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasında büyük rolü olan gönül sultanlarının en başta gelenlerinden biridir. O, kendi hayatında olduğu gibi, ölümünden sonra da bağlıları ve sevenleri bulunan, önder olarak kabul edilen büyük bir kişidir. Onun sevgisi günümüzde de devam etmektedir ve kendini ona bağlı hisseden topluluklar bulunmaktadır. Şimdiki Hacıbektaş ilçesini mekân edinen, 13. asırdan bugüne kadar müritleri ve sevenleriyle hemen her coğrafyadaki insanların gönlünde taht kuran bu Horasan ereni, kendi hayatında sohbetleriyle, günümüze kadar da eserleri ve bağlıları vasıtasıyla insanları iyiliğe, doğruluğa ve güzele çağırarak İslam’ın geniş halk kitlelerinde yayılması için çalışmıştır.

Hayatlarında çevresindekileri etkileyen ve sohbetleri ile onları kendine bağlayan büyük zâtlar, geride bıraktıkları eserleriyle de sonraki insanlara ve kendisine bağlılık hissi içinde olanlara hitabetmeye devam ederler. Onları doğru bir şekilde ve gerçek yüzleriyle tanımanın en iyi yolu bu eserlere başvurmaktır. Hacı Bektaş-ı Velî de öyledir. O da önemli eserler bırakmıştır ve bu eserleri kendisinin ilmî düzeyini ortaya koymaktadır. Bıraktığı eserler arasında en kapsamlı ve önemli olanı Makâlât’tır. Onun görüş ve düşüncelerinin en iyi şekilde anlaşılmasını sağlayacak olan onun bu eseridir. Hacı Bektaş-ı Velî’nin kendisinin, “Âdem, Tangrı’ya kaç makâmda irer, anı bildürür.” diyerek takdim ettiği bu eseri, kulun Allah’ın razı olacağı şekilde yaşamasının ilkelerini ortaya koymaktadır. O, bunu, “Dört kapı kırk makam” şeklinde formüle etmiş ve “Eğer bu kırk makam eksik olursa, hakikat tamam olmaz.” diyerek bu ilkelerin ne kadar önemli olduğunu belirtmiştir.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin bu kıymetli eseri daha önce birkaç kez yayınlanmıştır. Bizim orijinal metin, çeviri yazı ve sadeleştirme olarak yayımladığımız bu çalışma ise, Hacı Bektaş-ı Velî evlatlarından Veliyettin Ulusoy’un özel kütüphanesinde bulunan ve Hünkar’ın dergâhında okunduğu kabul edilen değerli nüshadır ve bu bakımdan özel önem arzetmektedir.

Çalışmamızın aslını, anılan nüshanın orijinal metninin tıpkıbasımı teşkil etmektedir. Ancak sadece bu metni vermekle yetinmedik, günümüz insanının daha iyi yararlanabilmesi için metnin okunuşunu ve sadeleştirilmiş halini de koymayı uygun gördük. Başta da önce Hacı Bektaş-ı Velî’nin kendisi tanıtılmış, arkasından Makâlât hakkında bilgi verilmiş ve muhtevası anlatılmıştır. Yaptığımız bu çalışma ile, kültür tarihimizin önemli bir eserini günümüz insanının istifadesine yeniden sunmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Böylece, Hacı Bektaş-ı Velî’nin mesajının günümüz insanlarına en iyi şekilde ulaşacağına inanıyoruz.
Saygılarımızla.

Prof. Dr. Ali YILMAZ
Prof. Dr. Mehmet AKKUŞ
Dr. Ali ÖZTÜRK
Ankara - 2006

İçindekiler
Önsöz / 10
Kaynak Kişi: Veliyettin Ulusoy / 12
Giriş / 13
Hacı Bektaş-ı Velî Kimdir? / 13
Hacı Bektaş-ı Velî’nin Eserleri / 17
1. Kitâbü’l-Fevâid / 18
2. Fâtiha Sûresi Tefsiri / 18
3. Hacı Bektaş-ı Velî’nin Nasîhatları / 18
4. Besmele Şerhi / 19
5. Hacı Bektaş-ı Velî’ye Atfedilen Diğer Bazı Eserler / 19
Makâlât / 19
Makâlât’ın Hacı Bektaşı Velî’ye Aitliği Meselesi / 19
Makâlât’ın Nüshaları / 22
Arapça Aslının Nüshaları / 23
Mensur Tercüme Nüshalar / 24
Nüshanın Genel Özellikleri / 26
Makâlât’ın Muhtevâsı / 27
Nasıl Bir Çalışma Yapıldı? / 37
Kaynaklar / 39
Orijinal Metin, Transkripsiyon ve Sadeleştirme / 41




Kaynak Kişi:
Veliyettin Hürrem Ulusoy
(Hacı Bektâş Velî evlâdı, Çelebi)

Veliyettin Hürrem Ulusoy 01.02.1942 tarihinde Hacıbektaş’ta dünyaya geldi. Babasının adı Feyzullah, annesinin adı Emine Fitnat’tır. İlk ve ortaokulu Hacıbektaş’ta bitirdi. Liseyi yatılı olarak Kayseri’de okudu. Liseyi bitirdikten sonra, yurtdışı sınavlarına girerek l962 yılında Almanya’ya gitti. Orada mimarlık tahsili yaptıktan sonra, Almanya’da beş yıl mimar olarak çalıştı. 1974 yılında Türkiye’ye döndü. Askerlik hizmetinden sonra, bir yıl Sosyal Sigortalar Kurumu Yapı İşleri Daire Başkanlığı’nda görev yaptı. Hacıbektaş Belediyesi’nin teklifi üzerine Hacıbektaş’a dönerek, Belediye Fen İşleri Müdürlüğü’ne atandı. 2002 yılına kadar bu görevde çalışan Veliyettin Hürrem Ulusoy oradan emekli oldu.
Elinizdeki yazma eser Hacıbektaş’tan (Veliyettin Ulusoy’un evinden) Urfa Kısas Köyü’nden Hamdullah Baba’nın (Aykut) babası Ahmet Baba’ya emanet edilmiştir. Daha sonra Hamdullah Baba eseri tekrar Veliyettin Ulusoy’a iade etmiştir.



Giriş

Hacı Bektaş-ı Velî Kimdir?
Kültür tarihimizin büyük mütefekkir ve mürşidlerinden biri de hiç şüphesiz Hacı Bektaş Veli ’dir. O, Anadolu’nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında önemli rolü olmuş bir kahraman ve manevî bir önderdir. Bu büyük insanın kendi hayatından itibaren her devirde birçok takipçisi olmuş ve bağlıları bulunmuştur. Günümüzde de kendisini ona bağlı hisseden ve sevgi besleyen birçok kimse ve topluluk vardır. Ona olan bağlılık, canlılığını halen devam ettiren ve “Bektaşîlik” diye kendi adına izâfe edilen bir tarîkatın doğmasına da sebep olmuştur.
Bu büyük zâtın hayatının bütün safhalarıyla ilgili yeterli bilgi olmadığı gibi, kimliği, dînî ve kültürel hayâtımızdaki yeri, görüş ve düşünceleri hususunda değişik değerlendirmeler ve görüşler ileri sürülmektedir.
Gelibolulu Mustafa Âlî onun asıl adının Muhammed olduğunu belirtir. Ancak o “Bektaş” adıyla şöhret bulmuştur. Makâlât’ta verdiği hacla ilgili bilgilerden onun bizzat hacca gittiği sonucu çıkarılabilirse de, kaynaklarda bunu doğrulayacak kesin bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak hakkındaki menkabelerde onun bir şekilde hacca gittiğine dair rivâyetler vardır. “Hacı” ismi buraya dayanıyor olmalı. Tasavvufî kimliğinin ifadesi olarak da “Velî” denilmiştir.
Bazı kaynaklarda onun baba ismi “Seyyid Muhammed b. İbrâhim b. Mûsâ” veya “İbrâhim b. Mûsâ” şeklinde geçmektedir. Hacı Bektaş’ın soyunun Hz. Ali’ye dayandığı da kabul edilir. Bunu tarihen isbatlamak mümkün değildir. Ancak onun geldiği yer olan Horasan bölgesinin daha ilk hicrî asırda Müslümanlar tarafından fethedilmiş olması ve özellikle Emevîler döneminde Hz. Ali taraftarlarının buralara gelip yerleştikleri göz önünde bulundurulunca bunun ihtimal dâhilinde olduğu düşünülebilir.
Hacı Bektaş-ı Velî’nin ne zaman doğduğuna dair kesin bir bilgi yoktur. Âlî onu Orhan Gâzî devri5; Taşköprî-zâde de, I. Murad devri âlimleri arasında anlatırlar. Velâyet-nâme’de onunla birlikte adı anılan Mevlânâ (603-672/1207-1273), Seyyid Mahmûd-ı Hayrânî (öl. 667/1268), Nûreddîn b. Caca, Hacım Sultan gibi isimler, hep XIII. yüzyılda yaşamış oldukları bilinen kimselerdir. Eflâkî Dede (öl. Konya, 1360) tarafından 755/1354 yılında yazılmış olan Menâkıbü’l-Ârifîn’de onun, 1207-1273 yılları arasında yaşamış olan Mevlânâ ile aynı dönemde yaşadığı ve bazı hususları hatırlatmak için Hacı Bektaş-ı Velî’nin ona dervişlerini gönderdiği anlatılmaktadır. Bu eserin yazılış tarihi göz önünde bulundurulursa, onun XIII. Yüzyılda yaşamış olduğunu kabul etmek mümkün olmaktadır. Bu durumda Orhan Gazi ve I. Murad devirleri âlimlerinden olduğu bilgisi yanlış kabul edilmelidir.
Sonraki asırlara ait kaynaklarda 646/1248’de doğduğu yazılmış ise de bunların kesinliği kanıtlanamamıştır. Oradan geldiği bilindiğine göre doğum yeri Horasan bölgesidir. Daha sonra da Anadolu’ya gelip yerleşmiştir. Âşıkpaşa-zâde onun bu gelişini ve yerleşmesini şöyle anlatır:
“Hacı Bektaş kim, Horasan’dan kalkdı bir kardeşi dahi vardı, “Menteş” derlerdi. Bile kalkdılar geldiler; doğru Sivas’a geldiler ve ondan Baba İlyas’a geldiler ve ondan Kırşehir’e vardılar ve ondan Kayseri’ye geldiler. Kayseri’den kardeşi Menteş yine Sivas’a vardı; onda eceli mukaddermiş, anı şehîd ettiler, bunların kıssası çokdur, cemîisine ilmim yetmiştir, bilmişimdir. Hacı Bektaş, Kayseri’den Karayol’a (Sulucakarahöyük’e) geldi. Şimdi mezâr-ı şerîfi ondadır.”
Hacı Bektaş-ı Velî’nin Anadolu’ya geliş serüveni ile ilgili en derli toplu bilgi, Âşıkpaşa-zâde tarafından verilen bu bilgidir. Bu gelişin hangi tarihte olduğu belli değildir. Ancak onun, Âşıkpaşa-zâde tarafından “Karayol” olarak adlandırılan, ancak o zamanlarda daha çok “Sulucakarahöyük” diye bilinen bugünkü Hacıbektaş’a yerleştiği, orada yaşadığı ve vefat ettiği bellidir. Onun aynı yerde vefat etmiş olduğu hususunda da bir tereddüt yoktur. Ancak hangi tarihte vefat ettiğine dair tarihî kaynaklarda farklı bilgiler vardır. Tıbyânü’l-Vesâil adlı esere göre o, 646/1248’de doğmuş, 680/1281’de Anadolu’ya gelmiş ve 738/1337-38’de vefat etmiştir. Başka bir kaynak doğum ve ölüm tarihlerini aynı verirken, Anadolu’ya geliş tarihini 660/1262 olarak verir; bir başkası da ölüm tarihini 723/1323 olarak gösterir.


Kaynaklardaki bu farklı tarihlerden birini tercih edebilmemiz için yeterli kanıtımız yoktur. Zâten, Hacı Bektaş-ı Velî ve onun Makâlât’ı üzerine doçentlik çalışması yapmış bulunan M. Esad Coşan’ın bulduğu bazı kayıtlar bu konuyu açıklığa kavuşturmuş sayılır. Onun araştırmaları esnasında bulduğu Kırşehir’de Şeyh Süleyman b. Hüseyin el-Mevlevî b. Şemseddîn adlı kişi tarafından kurulmuş bir Mevlevî tekkesinin vakfiyesinde, “...fî nâhiyeti’l-Hâcc Bektaş kuddise sırruhû...” ve “... ve’t-tahrîru fî evâili şehri Muharremmi’l-harâm min şuhûri seneti seb’in ve tis’îne ve sitte-mie...” yazılıdır. Buradaki tarih 697/(1297) yılı Muharrem ayının ilk günleridir ve burada Hacı Bektaş-ı Velî için “... kuddise sırruhû...” ibâresi kullanılmıştır. Kendi bölgesinde 697/1297 yılında kurulmuş bir vakfın kayıtlarında bu ibârenin kullanılması, bu tarihte onun ölmüş olduğunun bilindiğini gösterir.


Hacıbektaş İlçesi Halk Kütüphanesi’nde bulunan bir elyazması üzerindeki Hacı Bektaş-ı Velî ile ilgili bir kayıtta şöyle denmektedir: “Hazîne-i celîleden şeref-vürûd olan tomâr-ı kebîrde muharrer olduğu üzere târîh-i velâdet-i şerîfleri 606/(1209) olarak müddet-i ömrleri altmış üç olmağla 669/(1270) senesi vefât-ı şerîfleri muharrer olduğundan işbu mahalle tahrîr olundu.”
Bu kayıt 1297 tarihli vakfiyedeki bilgiyi teyid etmektedir. Bu kaydın ne zaman yazıldığı belli olmamakla beraber, yazılan bilginin kaynağı, “Hazîne-i celîleden şeref-vürûd olan tomâr-ı kebîrde muharrer olduğu üzere...” denilerek belirtildiğine göre kesin bilgi olarak kabul edilmeye uygundur. Bu durumda onun doğum tarihinin 606/1209, ölüm tarihinin de 669/1270 olarak kabul etmek yanlış olmayacaktır.
Hacı Bektaş-ı Velî’nin yerleştiği Sulucakarahöyük’te vefat ettiğinde bir şüphe yoktur. Oranın bu ismi sonradan unutulmuş, yaşadığı ve vefatından sonra defnedildiği yer olması hasebiyle onun adına izâfeten “Hacıbektaş” adını almıştır. Burası şu anda Nevşehir iline bağlı Hacıbektaş ilçesinin de merkezidir ve Hacı Bektaş-ı Velî’nin türbesi burada bulunmaktadır.
Hacı Bektaş-ı Velî’nin hayatıyla ilgili olarak tarihî kaynaklardaki bilgiler bunlardır. Bu kaynaklarda onun Sulucakarahöyük’e yerleştikten sonraki hayatı ile ilgili bilgi bulunmamaktadır. Onun buradaki hayatı ile ilgili rivayetleri ancak menâkıb-nâmelerde görebilmekteyiz; bunların başında da kendi adına izâfe edilmiş bir menâkıb-nâme gelmektedir. “Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Velî” adı ile bilinen bu eserin elyazması birçok nüshası bulunmaktadır. Ayrıca biri Sefer Aytekin (Velâyet-nâme-i Hacı Bektaşı Velî, I-II, Emek Basımevi, Ankara 1956), diğeri Abdülbaki Gölpınarlı (Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velî - Velâyetnâme, İnkılap Kitabevi, İstanbul 1958) olmak üzere iki kere bugünkü harflerle neşredilmiştir.
Bu Velâyet-nâme benzeri başka menâkıb-nâmelerde ve başka kaynaklarda onunla ilgili menkabeler anlatılmakta ise de, Hacı Bektaş-ı Velî’nin menkabevî hayatını en geniş şekliyle bu eser vermektedir. Buna göre o, Hz. Ali’nin soyundan gelmektedir; babası, 6. İmam Mûsâ Kâzım’ın torunlarından, Horasan hükümdârı İbrâhîm-i Sânî es-Seyyid Muhammed; annesi de, Nîşâbûrlu bir âlim olan Şeyh Ahmed’in kızı Hâtem (veya Hatme) Hatun’dur; Nîşâbûr’da doğmuş; orada, Ahmed-i Yesevî’nin talebesi ve halîfesi olan Lokmân-ı Perende’den ders almış ve onun tarafından yetiştirilmiştir. Bu menkabelerde onun Ahmed-i Yesevî ile görüştüğü, icâzetini aldıktan sonra onun tarafından irşâd için Anadolu’ya gönderildiği de anlatılır. Sulucakarahöyük’e geldikten sonra burada birçok derviş ve halîfe yetiştirdiği, bunları irşâd görevi ile çeşitli yerlere yolladığı anlatılırken, Hacı Bektaş’ın onlarla aralarında geçen menkabe formunda birçok olay anlatılmaktadır. Bu olaylar onun sevenleri tarafından nasıl algılandığını gösteren olaganüstü özellikler de taşımaktadır.
 

Menkabelere göre Hacı Bektaş-ı Velî’nin münâsebeti olan ve görüştüğü kişiler şunlardır: Kutbeddîn Haydar, Hacım Sultan, Akçakoca, Sarı Saltık, Karaca Ahmed, Tapduk Emre, Yûnus Emre, Seyyid Mahmûd-ı Hayrânî, Osmancık (Osman Gazi kasdediliyor olmalı), Alâeddîn Keykubad, Ahî Evran ve Kırşehir emîri Nûreddîn b. Caca.
Velâyet-nâme’de anlatılanlardan anlaşıldığı haliyle Hacı Bektaş-ı Velî’nin Kırşehir’le alakası çok olmuştur. Görüştüğü kimseler arasında ahî çevrelerine mensup kişilerin de olması ve özellikle ahî kültürünün pîri sayılan Ahî Evran’ın yer alması, onu fütüvvet teşkilâtı ve ahilik geleneği ile de irtibatlandırmıştır. Zâten fütüvvet teşkilâtının, onun asıl memleketi olan Horasan bölgesinde Nîşâbûr’a dayanması, o çevrelerle önceden de irtibatlı olma sonucunu çıkarmamıza yardım eder. Bu bakımdan Bektaşilikte tarîkata giriş ayini sırasında uygulanan eşik öpme, kuşak bağlama, aynı kâseden şerbet içme adetleriyle, kıyâfetler, âyinlerde okunan duâlar, ahîlikle büyük benzerlikler arzetmektedir.


Hacı Bektaş-ı Velî, Osmanlı Devleti’nde Yeniçeri ocağının da pîri kabul edilmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Osmanlı Devleti’nin ve daha sonra Yeniçeri ocağının kuruluşu sırasında o vefat etmiştir. Orhan Gazi ve I. Murad zamanları âlimlerinden olduğu yönündeki görüşlerin kabulü mümkün görünmemektedir. Bu durumda Yeniçeri ocağının pîri kabul edilmesinin neye dayandığı sorusu akla gelmektedir. Bu şekilde kabul edilmesinin en başta gelen sebebi, onun, Osmanlı topraklarında, büyük bir şahsiyet olarak şöhret bulması olmalıdır. Bu şöhreti yanında, Kara Rüstem, Seyyid Ali Sultan, Gazi Evrenos, Abdal Mûsâ gibi ilk Osmanlı fetihlerine katılan ve Yeniçeri teşkilâtının kurulmasını sağlayan kişilerin Ahîlik, gâzîlik ve Hacı Bektaş’ın ismi etrâfında oluşmuş tasavvuf geleneği ile irtibatlı olmaları da bunu sağlamıştır.


Hacı Bektaş-ı Velî’nin, Amasya dolaylarında Babâîler isyanı başlatan Baba İlyâs-ı Horasânî’nin halîfesi olduğu da ileri sürülmektedir. Eflâkî Dede de onun, “Baba Rasûlün has halîfesi” olduğunu ileri sürer. Baba Rasûl’den kimin kastedildiği tam olarak belli değildir. Ancak, Baba İlyas’ın halîfelerinden olup, onun adına bir isyân başlatmış, fakat başarılı olamayarak 638/1240’ta isyanın bastırılması sonunda öldürülmüş olan Baba İshak olduğunu söyleyenler vardır.


Ebu’l-Ferec el-Vâsıtî, Hacı Bektaş-ı Velî için verdiği bir silsilede onu doğrudan Ahmed-i Yesevî’ye bağlı göstermektedir. Bunun doğrudan bir bağlantı olması, Ahmed-i Yesevî’nin, ondan yaklaşık bir asır önce vefat etmiş bulunması sebebiyle mümkün değildir. Ya aradaki isimler atlanmıştır, o durumda kimler olduğu sorusunun cevabı yoktur; ya da manevî bir bağ olarak kabul edilmiştir. Bu eserin yazarı olan el-Vâsıtî, 647-744/1275-1343 yılları arasında yaşamıştır. Bu dönem Hacı Bektaş-ı Velî’nin yaşadığı döneme yakındır; dolayısıyla verdiği bilgiler gerçeği yansıtıyor olabilir.

Hacı Bektaş-ı Velî’nin Eserleri
Hacı Bektaş-ı Velî’ye çeşitli eserler isnâd edilmektedir. Bu eserlerin bir kısmı sadece isim olarak zikredildiği halde kendileri bulunamamıştır. Makâlât üzerinde ayrıca ve özel olarak duracağımız için diğer eserler hakkında kısa bilgiler vermek istiyoruz.

1. Kitâbü’l-Fevâid.
İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Türkçe Yazmalar Bölümü, 55 no.’da kayıtlı bu eserin başında Hacı Bektaş-ı Velî’ye ait olduğu, onun tarafından yazıldığı ve Fevâid isminin onun tarafından verildiği belirtilmekte, ancak eserin muhtevâsı üçüncü bir şahıs ağzıyla anlatılmaktadır.
M. Fuat Köprülü, 1922’de yazdığı bir makalede, bu Farsça eserin iki nüshasını gördüğünü belirtmiş, ancak nerede oldukları ve özellikleri hakkında bilgi vermemiştir. Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’ndeki nüshanın yanında başka bir nüshadan da bahsetmekte, ancak nerede olduğu ve özellikleri hakkında bilgi vermemektedir.
Bu İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi nüshası Türkçe’ye tercüme edilmiş ve yayımlanmıştır. Muhtevâsı Makâlât’la benzerlikler taşımaktadır. Ancak, eldeki bu nüshada, Hacı Bektaş-ı Velî’den sonra yaşamış bazı kimselerin de sözleri yer almaktadır. Gerçekten Hacı Bektaş-ı Velî’ye ait olan bu esere sonradan müstensihler tarafından bazı ilâveler yapılmış olmalıdır.

2. Fâtiha Sûresi Tefsiri
M. Fuat Köprülü, Baha Said Bey’in kendisine, yanan Tire Kütüphanesi’nde Hacı Bektaş-ı Velî’ye ait bir Fâtiha Sûresi Tefsiri olduğunu söylediğini nakleder.

3. Hacı Bektaş-ı Velî’nin Nasîhatları
Hacıbektaş İlçe Halk Kütüphanesi’nde 29 no.da kayıtlı bir mecmuada, Dedemoğlu isimli birisi tarafından yazılmış Akaîd-i Tarîkat isimli bir risâlenin arkasında, “Hacı Bektaş’ın Emânetleri” başlığı altında bazı nasîhatlar ve tavsiyeler yazılmıştır. Ayrıca İstanbul Arkeoloji Müzesi Kütüphanesi 891 no.da kayıtlı bir mecmua içinde eksik bir Hacı Bektaş Nasâyihı bulunmaktadır.

4. Besmele Şerhi
Manisa İl Halk Kütüphanesi’nde 3536 no.da, “Kitâb-ı Tefsîr-i Besmele Maa Makâlât-ı Hâcı Bektaş Rahmetu’llâh” yazılı bir risâle vardır. 827/1423 senesinde Cafer b. Hasan tarafından istinsâh edilmiş olan 30 varaklık bu risâle, Rüştü Şardağ tarafından, günümüz diline çevrilerek yayımlanmıştır (Hacı Bektaş Velî, Besmele Tefsîri (Tefsîr-i Besmele), Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1993). Ayrıca Yrd. Doç. Dr. Hamiye Duran’ın hazırladığı metin ve sâdeleştirme bir arada Türkiye Diyanet Vakfı tarafından basılmıştır.

5. Hacı Bektaş-ı Velî’ye Atfedilen Diğer Bazı Eserler
Abdülbaki Gölpınarlı, Hacı Bektaş-ı Velî’ye ait olduğunu bildirdiği bazı eserlerden bahseder. Ona göre, Hacı Bektaş-ı Velî’nin iki sayfalık bir şathiyyesi vardır; bunu 1680 yılında Enverî mahlaslı Hurûfî ve Nakşî bir yazar, manzum ve mensûr olarak şerhetmiştir, ancak o, ne şathiyyenin, ne de Tuhfetü’s-Sâlikîn isimli şerhin bulunduğu yeri söylemektedir. Bu bakımdan böyle bir şathiyyenin varlığı sadece yazılı olarak bilinmektedir.
Yine Abdülbaki Gölpınarlı, Darü’l-Fünûn (İstanbul Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi reîsü’l-müderrisîni Mahmut Bey Baba’ya ait bir mecmuada Hacı Bektaş-ı Velî’ya ait bir Hadîs-i Erbaîn Şerhi gördüğünü ve kendisinin de bunu istinsah ettiğini yazar.

Makâlât
Makâlât’ın Hacı Bektaşı Velî’ye Aitliği Meselesi:

Hacı Bektaş-ı Velî’nin en önemli eseri Makâlât’tır. Ancak bazan onun Hacı Bektaş-ı Velî’ye ait olup olmadığı hususunda tartışmalar yapılır ve zihinler bulandırılır. Hatta Hacı Bektaş-ı Velî’ye bakış bazan onun Makâlât’ının olup olmadığını kabul veya redde göre değişir. O bakımdan, önce bu meseleyi açıklığa kavuşturmak gerekir.
Bu çalışmanın ikinci kısmanda Makâlât metni ve onun günümüz Türkçesine çevrilmiş şekli vardır. Metnin başı şöyledir:
“Hâzihi Makâlât-ı Şerîf-i Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî Kaddesallâhu sırrahu’l-azîz
Bismi’llâhi’r-rahmâni’r-rahîm ve rahmetu’llâhi te’âlâ. Şükr ü minnet ü sipâs ol Tangrı tebâreke ve te’âlâ hazretine olsun kim biz bîçâre kulların yokdan var eyledi ve dahi bizlere îmân ve İslâm rûzı kıldı ve dahi cümle mahlûkâtun rızkların malûm ve maksûm kıldı.


Ve dahi selâm ve salavât ol peygamberler ulusına ve mürseller serverine olsun kim dükeli âlemi anun dostluğına yaratdı ve dahi ol hazret-i Resûlün âline, evlâdına ve ashablarına olsun kim yigrek kavmlerdür ve arı ehillerdür ve selleme teslîmen kesîran ve hem ol pâdişâh-ı âlem Tangrı İslâm ehlinün ol mu’teber ruhların âhiretde merhûm ve mağfûr kıldı.
Çün selâm ve salât ol Resûlu’llâh Hazretine ve âline oldukdan sonra ol esrâr sözlü ve kelecisi tuzlu ve latîf sözlü ve güler yüzlü ve Makâlât ıssı ve şeri’at suyı ve tertîb-i ma’rifet ve genc-i hakîkat ve makâm ehli sevmedi cehli ve sâhib-i genc-i ulûm o kutb-ı ma’lûm Sultân Hacı Bektâşiyyü’l-Horasânî Kaddesa’llâhu sırrahu’l-azîz ol dîn çırâğı îmân nurınun yağı ve erenlerün turağı böyle beyân kılur kim.” (vr. 1b, 2a.)
Bu girişi hamdele ve salvele kısmını dışarıda tutarak inceleyecek olursak şu sonuçları çıkarabiliriz:
“Hâzihi Makâlât-ı Şerîf-i Hazret-i Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî Kaddesallâhu sırrahu’l-azîz” kısmı başlıktır. Bu başlık bir müstensih tarafından yazılmış olabilir; o bakımdan her zaman bir eserin kime ait olduğunun birinci dereceden delîli değildir. Ancak rast gele de yazılamayacağı için, eğer başka bir kanıt yoksa o zaman kullanılabilir. Bizim esas üzerinde durmak istediğimiz kısım, hamdele ve salveleden sonraki şu kısımdır:
“Çün selâm ve salât ol Resûlu’llâh Hazretine ve âline oldukdan sonra ol esrâr sözlü ve kelecisi tuzlu ve latîf sözlü ve güler yüzlü ve Makâlât ıssı ve şeri’at soyı ve tertîb-i ma’rifet ve genc-i hakîkat ve makâm ehli sevmedi cehli ve sâhib-i genc-i ulûm o kutb-ı ma’lûm Sultân Hacı Bektâşiyyü’l-Horasânî Kaddesa’llâhu sırrahu’l-azîz ol dîn çırâğı îmân nurınun yağı ve erenlerün turağı böyle beyân kılur kim.” (vr. 1b, 2a.)


Klasik eserlerimizdeki bu tür girişler şu dört amaçla yazılır:
1. Bazan müellif bizzat kendisi, eserin müellifinin kim olduğunun bilinmesi için ismini yazar. Ancak bu gibi hallerde müellif kendisini tanıtırken mutlaka tevâzu ifade eden sıfatlar kullanır. Burada hep medhedici ifâdeler kullanıldığına göre, yukarıdaki ifâdelerin bizzat müellif tarafından yazılmadığı bellidir.
2. Eseri müellif bizzat kendisi kaleme almamış; yanında bulunan birisi tarafından onun anlattıkları veya söyledikleri kaydedilerek derlenmiş ve bir kitap haline getirilmiştir. Başına da yukarıda olduğu gibi, o bilgilerin asıl sahibi olan ve eserin kendisine izâfe edildiği kişiyi öğücü sıfatlar yazılarak isim belirtilir, ondan sonra asıl konuya geçilir.
3. Müstensihler, esas aldıkları nüshanın başında müellifin isminin bulunmadığı hallerde; ya da bulunsa bile, ona hürmeten birçok öğücü sıfatlarla, esenin müellifinin kim olduğunu bildirmek için bu tür ifâdeler yazabilirler.
4. Eser tercüme veya şerh ise, mütercim veya şârihler, eserin aslının kime ait olduğunu bu tür cümlelerle belirttikten sonra eserin asıl kısmına geçerler.


Kaydettiğimiz metin bu son üç şekilden biriyle ilgilidir. Makâlât’ın aslının Arapça olduğu bilindiğine göre, tercüme eden tarafından, eserin aslının kime ait olduğunu bildirmek için yazılmıştır. Burada, “...Makâlât ıssı...” (Makâlât sahibi) denildikten sonra, öğücü birçok sıfatın arkasından ismi, “...Sultân Hacı Bektâşiye’l-Horasânî...” şeklinde anılmaktadır.


Elbette Makâlât’ın bizzat Hacı Bektaş-ı Velî tarafından kaleme alındığının canlı şâhidini veya kesin delîlini bulmak mümkün olmaz. Bu, birçok eski kaynak için de söz konusudur. Böyle bir eserin kime ait olduğu genellikle başındaki veya herhangi bir yerindeki nisbet sâyesinde tesbit edilir. Bu, Makâlât için de söz konusudur. Aynı ifâdelerle başlayan manzum ve çok sayıda mensur tercümesinin elyazması nüshası bulunan bir eserin, gerçek olmadığı halde, sırf şöhretinden istifâde edilmek üzere birine izâfe edilerek yazıldığını düşünmek mümkün değildir. Böyle bir düşünce, eski dönemlere ait oldukça değerli birçok kaynak için de aynı mülahazaları öne sürmeyi mümkün kılar. Birçok nüshası bulunan tercümenin, bu nüshaların istinsahı sırasında hiç tereddüt edilmeden kendisine izâfe edilmiş olmasından, Makâlât’ın aslının Hacı Bektaş-ı Velî’ye ait olduğunun o devirlerde bilindiği anlaşılır.


Ayrıca, Hacı Bektaş-ı Velî’nin hayatı ve çeşitli yönleriyle ilgili en önemli kaynaklardan birisi olarak kabul edilen menâkıb-nâmede Saîd isimli birisinden bahsedilirken şöyle denilmektedir:
“... Saîd küçücük bir çocuk hâlinde kazanın içinde belirdi. Gene kapağı örttüler, kırk gün sonra açtılar, gördüler ki, Saîd, eskisi gibi kazanını içinde oturmakta. Saîd’i kazandan çıkardılar. Saîd bundan sonra hoş bir hâle büründü, Hünkâr’ın Makâlât’ını Türkçe’ye çevirdi.”


Menâkıb-nâmeler, konusu olan kişi ile ilgili olarak onun bağlıları ve sevenleri arasında bilinen ve hayatıyla ilgili hususların sözlü anlatımdan, yazıya geçmiş hâlidir. Bu anlatılandan anlaşılmaktadır ki, Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Velî kaleme alındığında Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât isimli bir eserinin bulunduğu bilinmektedir. Üstelik Türkçe’ye tercüme edildiğinden bahsedildiğine ve tercümesinin birçok yazma nüshasının bulunduğu bilindiğine göre, artık onun Makâlât isimli bir eserinin bulunmadığını, mevcut eserin başkası tarafından yazılıp ona izâfe edildiğini iddia etmek mümkün olmaz.
Yukarıdaki alıntıda bahsedilen Saîd’in Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Velî’de adı çok geçen Molla Sa’deddîn olduğu kabul edilir. “Saîd Emre” olarak olarak da anılır. Yunus tarzında şiirleri vardır. Tercüme ettiği Makalât metninin içinde bazı kendi şiirlerini de koyduğu metin incelendiğinde görülmektedir. O, önce Hacı Bektaş-ı Velî’ye, sonra Hacım Sultan’a intisâb etmiştir. Tercümeyi Saîd isimli bu kişi yapmış olmalıdır.

Makâlât’ın Nüshaları
Yukarıda da bahsedildiği gibi, Makâlât’ın aslının Arapça olduğu bilinmektedir. Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Velî’den yaptığımız iktibasta, Saîd isimli birisiyle ilgili menkabe anlatılırken, “…Hünkâr’ın Makâlât’ını Türkçe’ye çevirdi” denilmektedir. Bu da Hacı Bektaş menâkıb-nâmesinin kaleme alındığı XIV. Yüzyılda, Makâlât’ın Hacı Bektaş-ı Velî’ye ait Arapça bir eser olduğunun ve Türkçeye tercüme edildiğinin bilindiğini gösterir. Manzum tercümesini yapan Hatiboğlu Muhammed de eserinin başında bu gerçeği şöyle belirtmektedir:
Sekiz yüz ikinci yılda iy yâr (m. 1409)
Muharrem âhirindeydi bu güftâr
Tamâm oldu bu sözün aslı ma’lûm
Arapça nesriken okındı manzûm
Velîkin ma’nâ tağyîr olmadı hîç
Maânî kanda varsa olmadı pîç
Zâten mevcut nüshalar da bu gerçeği teyîd etmektedir.

Arapça Aslının Nüshaları
Coşan, önce Makâlât’ın manzum tercümesi üzerine doktora tezi hazırlamış, daha sonra da mensur tercümesinin çeşitli nüshalarından edisyon-kritik yaparak doçentlik tezi hazırlamıştır. Yayımlanmış olan bu ikinci çalışmanın girişinde Arapça nüshalar tanıtılmıştır. Buna göre Arapça aslın iki nüshası vardır:

a. M. Esad Coşan’ın Özel Kütüphanesindeki Nüsha:
İçinde yirmi iki risâlenin bulunduğu 16,4 x 22,5 cm. ebadındaki bir mecmuanın on yedinci risâlesi olan (188b - 192b) bu nüsha eksiktir. Mecmuadaki başka risâlelerin sonlarında 1113/(1701) ile 1117/(1705) arasında değişen ferağ kayıtları ve “Yasin” adı yer almaktadır. Buradan bu nüshanın bu tarihler arasında Yasin isimli birisi tarafından istinsah edildiği anlaşılmaktadır.
Nüshanın başında “Kitâbü’l-Makâmât” ismi kayıtlıdır ve dört kapı ile bunların onardan kırk makâmını anlatmaktadır.

b. İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi,
Denizli Bölümü 393/4 no.da Kayıtlı Nüsha:
Başında Ebu’l-Leys tefsirinin Besmele tefsiriyle ilgili kısmı bulunan bir mecmuanın dördüncü risâlesidir (104 – 131. varaklar arasında). Ferağ kaydına göre Bu nüsha 913/1508 senesinde Uzun Fakih b. Hasan tarafından yazılmıştır.
Şu ana kadar Makâlât’ın Arapça başka bir nüshası bulunamamıştır. Bu nüshaların biri tam değil, biri de sağlıklı bir metin değildir. Buna rağmen bu durum, Hacı Bektaş-ı Velî’nin aslı Arapça olan Makâlât’ının olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Çünkü onun Türkçe tercümelerinin elyazması nüshaları epeyce çoktur.

Mensur Tercüme Nüshalar
Yukarıda Saîd isimli birisinin Hacı Bektaş’ın Arapça Makâlât’ını Türkçeye tercüme ettiğinin bilindiğini anlatmıştık. İşte bu tercümenin, Türkiye kütüphanelerinde çeşitli nüshaları vardır. Bu nüshaları kısaca tanıyalım:

a. Manisa İl Halk Kütüphanesi, 3536 no.da kayıtlı nüsha:
14 x 20,8 cm. ebadındaki bir mecmua için, 58 – 87. varaklar arasındaki bu nüsha, Cafer b. Hasan tarafından Rabîulevvel 827/(Şubat 1424) tarihinde istinsah edilmiştir. Bu nüshada dikkatsizlikler ve atlamalar vardır.

b. Ankara Adnan Ötüken İl Halk Kütüphanesi,
Eski Eserler Bölümü, 355 no.da kayıtlı nüsha:
20 x 30,2 cm. ebadındaki bir mecmua içindeki bu nüsha, 1 – 32 varaklar arasındadır. Muhammed b. İshak isimli müstensih tarafından okunaklı ve harekeli nesih bir yazı ile yazılmıştır. Bazı istinsah hataları bulunsa da, dil özellikleri değişmemiştir. İstinsah tarihi belli değildir, ancak XVI. Yüzyıla ait olduğu tahmin edilmektedir.

c. İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi,
Lâleli Bölümü, 1500 no.da kayıtlı nüsha:
15 x 21,1 cm. ebadındaki bu nüsha 56 varaktır. Harekeli nesih yazı ile yazılmıştır. Bazı dil özellikleri bozulmuş ise de tamdır. Safer 977/(Temmuz 1569)’de istinsah edilmiştir, ancak müstensihi belli değildir. Sonunda Farsça Hacı Bektaş Velâyetnâmesi’nden bahsetmektedir.

d. İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi,
Hacı Mahmud Efendi Bölümü, 2856 no.da kayıtlı nüsha:
14,5 x 19,5 cm. ebadındaki bu nüsha 76 varaktır. Harekeli nesih yazı ile yazılmıştır. Dil özellikleri muhafaza edilmiştir. Müstensihi ve istinsah tarihi belli değildir, ancak XVI. Yüzyıl başlarında yazıldığı tahmin edilmektedir.

e. İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi,
Uşşâkî Bölümü, 16 no.da kayıtlı nüsha:
7 x 13 cm. ebadındaki bir mecmua içinde, 136 – 164. varaklar arasındadır. Harekeli okunaklı nesih yazı ile yazılmıştır. Dil özellikleri çok az değişmiş olmakla beraber, atlamalar vardır.

f. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, TY 867 no.da kayıtlı nüsha:
11,7 x 17 cm. ebadında tamir görmüş yeni bir cilt içinde, harekesiz düzgün bir nesih yazı ile yazılmıştır. Sonu eksiktir, ancak mevcut kısım konuların sıralanışı bakımından düzenlidir. Müstensihi belli değildir. XVIII. Yüzyılda yazıldığı tahmin edilmektedir. Diğer nüshalara göre daha geç yazılmıştır; dil özellikleri kaybolmuştur.

g. İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi,
Hacı Mahmud Efendi Bölümü, 2569 no.da kayıtlı nüsha:
17,5 x 24,3 cm. ebadındaki bu nüsha 53 varaktır. İri, harekesiz, bozuk bir nesih yazı ile yazılmıştır. Sonunda Rebîulevvel 1250/(Temmuz 1854) kaydı vardır. Bunun, nüshanın istinsah tarihi olması muhtemeldir.

h. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi,
TY 6400 no.da kayıtlı nüsha:
15,5 x 22,9 cm. ebadında bir cilt içinde harekesiz nesih yazı ile yazılmıştır. Bu nüsha metin bakımından tamdır. Müstensihi ve istinsah tarihi belli değildir.


M. Esad Coşan, bu nüshaları karşılaştırarak edisyon-kritikli bir metin ortaya çıkarmıştır. Doçentlik tezi olarak yapılan bu çalışma daha sonra aynen yayımlanmıştır. Hüseyin Özbay, Sayın Coşan’ın bu metnini günümüz Türkçesine çevirmiş ve yayımlamıştır. Daha sonra Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, M. Esad Coşan tarafından hazırlanan metin ile, Hüseyin Özbay tarafından yapılandan yararlanarak yaptığı yeni sâdeleştirilmiş metni aynı sayfada olacak şekilde tekrar yayımlamıştır.
Makâlât’ın başka nüshaları da vardır. Ancak bu nüshalar ya çok eksik, ya da metni çok bozuktur. Ayrıca Makâlât, Ali Ulvi Baba tarafından 1925’te Osmanlı Dönemi alfabesiyle yayımlanmıştır.
 

Bunların dışında Hacıbektaş ilçesinde yaşayan hacı Bektaş-ı Veli evlatlarından Veliyyettin Ulusoy’un husûsi kütüphanesindeki bir Mecmûatü’r-resâil içinde bulunan bir Makâlât tercümesi nüshası daha mevcuttur.
Bu Mecmûatü’r-resâil’in içerisinde ilave bazı küçük parçaları bir kenara bırakacak olursak sekiz adet risale bulunmaktadır. İlk risale Hacı Bektaş-ı Veli’ye ait Makâlât tercümesidir. Müteakiben Kaygusuz Abdal’ın Dil-guşâ, Gülistân, Saray-nâme isimli eserleri ve üç adet mesnevisi yer almaktadır. Mecmuadaki son risale ise Nâsır-ı Husrev’in Saadet-nâme isimli mesnevîsinin aynı isimle genişletilmiş manzum çevirisidir. Bu risalelerin dışında Kaygusuz Abdal başta olmak üzere, Nesimî (ö. 821/1418), Hatâî (ö. 1524 ), Niyazî (ö.1105/1694) gibi şairlerin bazı şiirleri, kırk hadis ve kişisel notlar yer almaktadır. Bu mecmua içindeki risâlelerin Hacıbektaş Dergâhı’nda okunan risâleleler olduğu kabul edilmektedir.
Elinizdeki bu kitap bu nüsha esas alınarak hazırlanmıştır.

Nüshanın Genel Özellikleri:
Cilt özellikleri: Cönk biçiminde ciltlenmiş kahverengi deri cilt. Şirazesi sağlam olup sırtında kurt yenikleri bulunmaktadır.
Kağıt: Aharlı kalın kağıt, genel olarak kırmızı mürekkeple cedvelli, aralarda bazı varaklar siyah mürekkeple cedvellidir.
Yazı: Nesih, bazı risalelerde harekelidir. Konu başlıkları, ayet ve hadislerde kırmızı mürekkep kullanılmıştır.
Yaprak (varak) sayısı: 209 (1b-209b). Yaprak sonlarında tâkibiyye mevcut olmakla birlikte yaprak numarası yoktur. Mecmuanın yaprak numaralandırılması tarafımızdan yapılmıştır.
Ölçüleri: 190mmX118 mm (160mmX85/95mm).
Satır sayısı: 23 (satır sayısı ortalama olup aynı risalelerde dahi değişiklik göstermektedir.)
İlk risâle Hacı Bektaş-ı Velî’nin Makâlât’nının tercümesidir:
“Hâzihî Makâlât-ı Şerîf-i Hazret-i Hünkâr Hacı Bektaş Velî Kaddesa’llâhu’l-azîz” başlığını taşımaktadır.
Mecmuanın 1b-24b yaprakları arasında bulunan bu risale, Hacı Bektaş el-Horasânî’ye ait Makâlât isimli eserin Türkçe çevirisi olup, bazı atlamalar olmakla beraber, tam bir nüshadır. Müstensihi ve istinsah tarihi belli değildir. Harekeli nesihle yazılmıştır. Ancak yazı karakteri bakımından XVI. Yüzyılda yazılmış olduğu kabul edilen nüshalara benzemektedir.
Başı:


Sonu:
Yayına hazırlamak için bu nüshanın tercih edilmiş olması, Hacıbektaş ilçesindeki Hacı Bektaş-ı Velî’nin kendi adına izâfe edilen dergahta okunmuş olduğu kabul edilen nüsha olmasıdır. Makâlât’ın çeşitli yayımlarının bulunmasına rağmen yeniden yayımlanması ihtiyâcı da Türkiye Diyanet Vakfı’nın başta anlatılan yayın politikası gereğidir.

Makâlât’ın Muhtevâsı
Makâlât tasavvufî nitelikli bir eserdir; “dört kapı” ve “kırk makâm”ı açıklamak amacıyla yazılmıştır. “Dört kapı”dan maksat, “şerîat”, “tarîkat”, “ma’rifet” ve “hakîkat” kavramlarıdır. “Kırk makâm” da bu kapılardan girilerek katedilecek kırk adet merdiven basamağıdır. Hacı Bektaş-ı Velî, burada bu kapıları aralayarak her birindeki onar makâmın neler olduğunu ve her makâmdan bir sonraki makâma ulaşmak için neler yapmak gerektiğini anlatmaktadır. Bunu eserin ikinci babında şu şekilde bildirmektedir:
“Âdem, Tangrı’ya kaç makâmda irer, anı bildürür.
Pes kutb-ı âlem buyurur kim: Kul, Çalab Tangrı’ya kırk makâmda irer, dost olur. Onı şerî’at içinde, onı tarîkat içinde, onı ma’rifet içinde, onı hakîkat içindedür.”
Eser esâsen bunları açıklamak maksadıyla meydana getirilmiştir; bu kısımdan sonra bu onar makâmın neler olduğu tek tek ele alınmaktadır. Ancak Makâlât’ın tamamı bundan ibâret değildir. Onda başka konular da ele alınmıştır. Önce bunlar üzerinde durmakta yarar vardır.

Makâlât’ın tamâmı bir mukaddime ile on bir bâbdan meydana gelmiştir:
Kısa mukaddimede besmele, hamdele ve salveleden sonra eserin sâhibi olan Hacı Bektaş-ı Velî’yi medheden bir giriş bulunmaktadır. Burası muhtemelen mütercim tarafından yazılmıştır.
Eserin asıl kısmını meydana getiren bâbların konuları şöyledir:
Birinci bâb: Burada insanoğlunun dört unsurdan dört ayrı gürûh hâlinde yaratıldığı anlatılmakta; bu dört gürûhun yapmaları gerekenler sıralanmaktadır. Burada ayrıca Hz. Îsâ (a.s.) ile ilgili bir kıssa da yer almaktadır. (s. 3 - 13)
İkinci bâb: “Bu bâb ma’rifetün ma’denin beyân kılur.” Burada “kul Çalap Tanrı’ya kırk makâmda irer” denilerek dört kapının her birinin on makâmı olduğu belirtilmekte ve ondan sonra da şerîatın ilk makâmı olan îmân anlatılmaktadır. (s. 14 - 18)
Üçüncü bâb: “Bu bâb şerîatun makâmların beyân kılur.” Burada şerîatın îmândan sonraki makamları açıklanmaktadır. (s. 19 - 22)


Dördüncü bâb: “Bu bâb tarîkatun makâmların beyân kılur.” (s. 23 - 28)
Beşinci bâb: “Bu bâb ma’rifetün makamların beyân kılur.” (s. 30 - 34)
Altınca bâb: “Bu bâb hakîkatun makâmların beyân kılur.” (s. 29)
Yedinci bâb: “Bu bâb ma’rifetün ma’rûf cevâbın beyân kılur.” (s. 35 - 49)
Sekizinci bâb: “Bu bâb şeytân ahvâlin beyân kılur.” (s. 50 - 57)
Dokuzuncu bâb: “Bu bâb tevhîdü’l-maârif beyân kılur.” (s. 58 - 83)
Onuncu bâb: “Bu bâb Âdem aleyhi’s-selâm sıfâtın beyân kılur.” (s. 84 - 96)
Onbirinci bâb: “Bu bâb Âdem’ün sıfâtın beyân kılur.” (s. 97 - 111)
Bizim yayına hazırladığımız nüshanın bâblarının konuları ve başlıkları şöyledir:
Birinci bâb: Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Hak teâlâ, âdem’i dört türlü nesneden yarattı ve onun evlâdını da dört bölüğe ayırdı. Bu dört bölüğün her birini dört türlü ibâdete bıraktı. (vr. 2a - 5b.)
İkinci bâb: Şeytanın hallerini açıklar. (vr. 5b - 7b.)
Üçüncü bâb: İnsanın kaç makâmda Tanrı’ya ereceğini bildirir. (vr. 7b - 9b.)
Dördüncü bâb: Tarîkatın makâmlarını beyân eder. (vr. 9b - 10a.)
Beşinci bâb: Ma’rifet makâmlarını açıklar. (vr. 10a.)
Altıncı bâb: Hakîkat makâmını açıklar. (vr. 10a - 11b.)
Yedinci bâb: Ma’rifetin makâmın beyân eder. (vr. 11b - 14a.)
Sekizinci bâb: Tevhîdü’l-ârif. (vr. 14a - 18a.)
Dokuzuncu bâb: Âdem sıfâtın bildirir. (vr. 18a - 24b.)
Makâlât’ın diğer nüshalarının karşılaştırılması sonucu elde edilen metinle bizim yayına hazırladığımız nüsha arasında tertip bakımından bazı farklılıklar ve atlamalar olduğu anlaşılmaktadır.

Makâlât’ta anlatılan makamlar şu şekildedir:
a. Şerîatta bulunan on makâm:
1. Îmân getirmek. “Ammâ şerî’atun evvel makâmı îmân getürmekdür.” (vr. 8a) “Pes Çalab Tangrı’ya inanmak gerek kim îmândur.” (vr. 8b) “Hem Tangrı’nun firiştelerine inanmak îmândur.” (vr. 8b) “Ve hem Allah hazretinün Kur’ân’ına inanmak gerek ve kitablarına inanmak îmândur.” (vr. 8b) “Kıyâmete inanmak böyle degül kim siz inanmazsız. Her ne bulursanuz halâlden ve harâmdan yirsiz, donanursız. Haksız yire ni’metler yiyüp gövenürsiz. Ya’ni işbu inanmak mıdur kim siz inanursız.” (vr. 8b, 9a)
2. İlim öğrenmek. “İkinci makâm ilm ögrenmekdür.” (vr. 9a)
3. Namaz kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, gücü yetince hacca gitmek, seferberlik olunca kaçmamak ve cenâbetten temizlenmek.
“Üçüncü makâm zekâtdur, orucdur, güci yiticek hacca varmakdur ve hem gazâdur ve hem cenâbetden arınmakdur. Kavluhû te’âlâ: Akimu’s-sâlâte ve âtü’z-zekâte... ve savm-ı şehr-i ramazân ve ...hıccu’l-beyti meni’s-tetâ’a ileyhi sebîlen ve’l-cihâdu izâ kâne nefîru âmen ve’l-guslu mine’l-cenâbeti min küllihâ.” (vr. 9a)
4. Helâl kazanmak ve ribâyı haram bilmek. “Dördüncü makâm halâl kesb eylemekdür ve ribâyı harâm bilmekdür.” (vr. 9a)
5. Nikâh kıymak. “Beşinci makâm nikâh kılmakdur.” (vr. 9a)
6. Hayız ve lohusalık hallerine riâyet etmek. “Altıncı makâm hayzun ve nifâsun nikâhın haram bilmekdür.” Burada “nikâh” cinsel ilişki olarak anlaşılmalıdır. Nitekim başka bazı nüshalarda bunun yerine cinsel ilişkinin karşılığı olan “cimâ” kelimesi kullanılmıştır. (vr. 9a)
7. Cemâat sünnetine riâyet etmek. “Yedinci makâm sünnet-i cemâatdur.” (vr. 9a)
8. Şefkatli olmak. “Eş-şefekatü mine’l-îmân.” (s. 9b)
9. Temiz yemek ve temiz giyinmek. “Dokuzuncu makâm arı geymekdür ve arı yemekdür.” (s. 9b)
10. İyiliği emredip kötülüğü menetmek. “Onuncu makâm, emr-i ma’rûfdur ve yaramaz işlerden sakınmakdur.” (s. 9b)

b. Tarîkatta bulunan on makâm:
1. Tevbe etmek. “Tarîkatun evvel makâmı el alup tevbe kılmakdur.” (vr. 9b)
2. Mürîd olmak. “Ammâ tarîkatun ikinci makâmı mürîd olmakdur.” (s. 25)
3. Saç kesmek. “Ammâ tarîkatun üçüncü makâmı saç gidermekdür.” (s. 26)
4. Nefsi olgunlaştırmak için mücâhede etmek. “Ve dahi tarîkatun dördüncü makâmı mücâhede etmekdür.” (s. 26)
5. Hizmet etmek. “Beşinci makâmı hizmet eylemekdür.” (s. 26)
6. Korkmak. “Altınca makâmı Havfdur, ya’ni korkudur.” (s. 27)
7. Ümîdvâr olmak. “Yidinci makâm ümîd dutmakdur.” (s. 27)
8. Hırka, zenbil, makâs, seccâde ve subha (yüz taneli tesbih) gibi emânetlere sahip olmak, onlardan ibret almak ve hidâyete ermek. “Sekizinci makâmı hırkadur ve zenbildür ve mikrâsdur ve seccâdedür ve subhadur ve ibretdür ve hidâletdür.” (s. 27)
9. Nasîhat ve muhabbet sâhibi olmak. “Dokuzuncu makâmı sâhib-i nasîhat ve sâhib-i mahabbet olmakdur.” (vr. 9b)
10. Aşk, şevk ve Allah’ın zenginliği karşısında insanın kendini fakir hissetmesi. “Onuncu makâmı ışkdur ve şevkdür ve fakîrlukdur.” (Vr. 10a)
11. Cân makâmı. “Onbirinci makâm cândur. Pes cân câna dokunsa şevkıle hareket aceb degüldür. Zîrâ kim nasîb-i ilâhîdür. Her kime degse belürse gerekdür.” (Vr. 10a)

c. Ma’rifette bulunan makâmlar:
1. Edeb. “Ma’rifetün evvel makâmı edebdür.” (vr. 10a)
2. Korku. “İkinci makâmı korkudur.” (vr. 10a)
3. Perhizkârlık, haram olanlardan sakınma, takvâ sahibi olmak. “Üçüncü makâmı perhizkârlukdur.” (vr. 10a)
4. Sabır. “Dördüncü makâmı sabrdur.” (vr. 10a)
5. Utanmak. “Beşinci makâmı utanmakdur.” (vr. 10a)
6. Cömertlik. “Altıncı makâmı cömerdlikdür.” (vr. 10a)
7. Bilgi sahibi olmak. “Yedinci makâmı ilmdür.” (vr. 10a)
8. Miskinlik, benlikten geçip kişinin kendini Allah’a vermesi. “Sekizinci makâmı miskînlikdür.” (vr. 10a)
9. Ma’rifet sahibi olmak, Allah’ı bilmek. “Dokuzuncu makâmı ma’rifetdür.” (vr. 10a)
10. Kişinin kendini bilmesi. “Onuncu makâmı kendüyi bilmekdür.” (vr. 10a)

d. Hakîkatta bulunan makâmlar:
1. Toprak gibi mütevâzı ve verimli olmak. “Hakîkatun evvel makâmı toprak olmakdur.” (vr. 10a)
2. Bütün herkese aynı gözle bakıp ayıplamamak. “İkinci makâmı yetmiş iki milleti ayıblamamakdur.” (vr. 10a)
3. Elinden gelen her iyiliği yapmak ve yerine getirmek. “Üçüncü makâmı elinden geleni men’ itmemekdür.” (vr. 10a)
4. Dünyadaki her şeyin ve herkesin kendisinden güvende olması. “Dördüncü makâmı dünyâ içinde yaradılmış nesneye emîn olmakdur.” (vr. 10a)
5. Mülkün mutlak sahibi Allah’a karşı itâatkâr olmak, O’na olan muhabbetini göstermek. “Beşinci makâmı mülk ıssına yüz sürüp, yüz suyın bulmakdur. Zîrâ kim vahdet evindedür.” (vr. 10a, 10/b)
6. Sohbet etmek ve hakîkat sırlarını söylemek. “Altıncı makâmı sohbetdür ve esrâr-ı hakîkat söylemekdür.” (vr. 10b)
7. Seyr ü sülûka girmek. “Yedinci makâmı seyrdür.” (vr. 10b)
8. Sır saklayabilmek. “Sekizinci makâmı sırdur.” (vr. 10b)
9. Allah’a yalvarıp yakarmak. “Dokuzuncı makâmı münâcâtdur.” (vr. 10b)
10. Allah’ın varlığını müşâhede etmek ve O’na ulaşmak. “Onuncı makâmı müşâhededür ve Çalab’a ulaşmakdur.” (vr. 10b)
 

Makâlât bu kırk makâmı belirtmek ve açıklamak amacıyla yazılmıştır. Onun dışındaki kısımlar bunların açıklamaları ve Hacı Bektaş-ı Velî’nin mü’minler için gerekli gördüğü diğer konuların izahlarıdır. Bazı yerlerde mütercim veya onun tercümesini kaleme alanların yaptığı şerhlerin de olması muhtemeldir. Edisyon-kritikli metne bakıldığında müstensihler tarafından bile bazı açıklamaların ilâve edildiği veya bazı yerlerde kısaltma yapıldığı anlaşılmaktadır. Buna rağmen yukarıda verdiğimiz kırk makâmın Arapça aslında aynı şekilde yer aldığı, mevcut yazma nüshanın tercümesi ile karşılaştırıldığı zaman bile anlaşılmaktadır. Bu “dört kapı” ve “kırk makâm” Ahmed-i Yesevî’nin Fakr-nâme’siyle de büyük ölçüde benzerlikler arzetmektedir.
Hacı Bektaş-ı Velî, dördüncü kapının onuncu makâmına, yani son makâm olan, “Allah’ın varlığını müşâhede etmek ve O’na ulaşmak.” için bu makâmların hepsini tam ve eksiksiz olarak katetmek, hiç birini eksik bırakmamak gerektiğini beyan eder:
“Pes makâm-ı kırk budur kim bildün. Ve dahi yigrek bilürsen eydivir. Eger bu kırk makâmun birisi eksük olursa hakîkat tamâm olmaz. Zîrâ kim eksük olur. Meselâ biregü diliyle îmân getürse ve gönliyle inanmazsa, veyâhud oşr u zekât virmese, veyâhud Tangrı hükümlerinden birin bâtıl dutsa, veyâhud Muhammed Mustafâ’yı inkâr itse, veyâhud âl-i evlâdun birine nâ-hak dise, dükeli işledügi amelleri hebâen mensûrâ olur. (….) Pes azîz-i men! Kırk makâmda birisi eksük gerekmez. Zîrâ kim makâmda hiç nesne eksük yok.” (vr. 10b, 11a)
Ayrıca bazı makâmlar daha geniş açıklanmış ve onlara özellikle vurgu yapılmış, nasıl davranılması gerektiği izah edilmiştir. Bunlardan Hacı Bektaş-ı Velî’nin hiçbir şeyin eksik bırakılmaması gerektiği hususunda ısrarlı olduğu anlaşılmaktadır.
İlk makâm olan îmânı açıklarken, birçok kelam âliminin birbiriyle tartıştığı ve kelâm ekollerini birbirinden ayıran îmân-amel ilişkisine vurgu yapmakta ve îmânın amelden ayrı olamayacağını belirtmektedir:
“Ammâ tâ’at îmândur. Îmân tâ’atdur, birbirinden ayrı olmaz. Degme tâ’at îmâna irmez. Ve hem küfr ma’sıyetdür, degme ma’sıyyet küfre irmez.” (vr. 8a.)
“Pes Çalab Tangrı’ya inanmak gerek kim îmândur ve buyurduğın dutmak îmândur ve ‘yığlın’ didüginden yığlınmak, Tangrı’ya inanmakdur.” (vr. 8b.)


Tarîkat kapısındaki ilk makâm olan tevbenin nasıl olması gerektiği de şöyle anlatılmaktadır:
“İmdi iy mü’minler! Tevbei şöyle kılun kim aceb ola. Pes tevbei şöyle kılun kim menfa’at gele. Zîrâ kim tevbe kılmak peşîmânlukdur ve peşîmanluğun assısı budur kim günâhı az ola, bir özürde satılur. Pes imdi tevekkül ile özri pîşe dutun kim hata’larunuz az ola kurtılasız ve yüzünüz taze ola. İmdi iy mü’minler! Özür dilemek sizden kabul kılmak Tangrı’dan.” (vr. 9b.)


Makâlât’ta dikkati çeken bir husus da, her makâmda yapılması gereken şey söylendikten sonra, genellikle bunlarla ilgili âyet, hadis veya kelâm-ı kibâr kabîlinden bir söz getirilmiş olmasıdır. Bunların genellikle âyetler olduğu görülmektedir.
Hacı Bektaş-ı Velî’nin bu eserinde sadece bu makâmların neler olduğu ve açıklamalarıyla yetinilmemiş; bunların dışında insanlara çeşitli konularda öğütlerde bulunulmuş, yapılması gereken işler anlatılmıştır.
Makâlât’ın ilk bölümünde inanan insanlar dört grup olarak gösterilmiş, bunların her birinin özellikleri anlatılmış ve yapmaları gereken işler sıralanmıştır:
“Hak subhânehû ve te’âlâ Âdemi dört dürlü nesneden yaratdı ve hem dört gürûh kıldı ve hem dördin dört dürlü tâatda kodı ve dört dürlü halleri ve dört dürlü arzuları vardur. İmdi dört dürlü nesneden kim yaratdı evvel toprakdan ikinci sudan üçüncü oddan dördüncü yilden ve dört gürûh kim kıldı.” (vr. 2a.)


Bu dört grubun birincisi “âbid”lerdir. Âbidlerin özellikleri ve yapmaları gerekenler şöyledir:
“Evvel gürûh âbidlerdür kim bunlar şerî’at kavimleridür ve asılları yildendür. Pes yil hem sâfîdür hem kavîdür; zîrâ ki yil esmeyince dâneler samanından ayrılmaz ve eger yil esmeyeydi mecmû’-ı âlem yiyiden helâk olaydı. İmdi halâl ve harâm mısmıl (temiz) ve murdâr kamusı şerî’at birle ma’lûm olur zîrâ kim şerî’at kapusı ulu kapudur.” (vr. 2a.)
“Ammâ âbidlerün tâ’atları namâzdur ve oruçdur ve zekâtdur. Nefîr-i âm (seferberlik) olıcak kaçmayup varmakdur ve hem cenâbetden gusl eylemekdür ve arzuların isteyüp dünyâyı terk idüp âhiret sevmekdür ve halleri birbirin incitmemekdür. Pes kibir, hased, buğz ve buhl, adâvet bunlarda hemândur.” (vr. 2a, 2b.)
Dört gruptan ikincisi “zâhid”lerdir. Bunların özellikleri ve yapmaları gerekenler de şöyle sıralanmaktadır:
“Ammâ ikinci gürûh zâhidlerdür. Bunlarun aslı oddandur. Bunlar tarîkat kavmleridür. Pes od gibi yansalar gerekdür pes her kim bu dünyada kendü özin göyündürse yârın âhiretde dürlü dürlü azâblardan kurtuldı. Pes şöyle bilün bir kez yanan artuk yanmaz.” (vr. 2b.)
“Pes zâhidlerün tâ’atı dün gün Tangrı’yı zikr itmekdür ve hem Bismi’llâh yâd kılmakdur ve hem havf (u) recâdur ve dünyâ arzuların terk itmekdür. Âhiret içün ve hâlleri kendü bilülerine hoşnud olmışlardur. Bilmezler kim kandan geldiler kancaru giderler. Zîrâ kim bunlara hidâyet kapusı açılmadı Tangrı’yı yâd kılmakları kendü cehdleriyledür. Bunlarun dahi gürûhı hemândan bu kadardur.” (vr. 3a.)


Dört gruptan üçüncüsü “ârif”lerdir. Bunların özellikleri ve yapmaları gerekenler de şöyle sıralanmaktadır:
“Üçüncü gürûh âriflerdür. Bunlarun aslı sudandur ve bunlar ma’rifet kavmidür. Pes su arıdur ve hem arıdıcıdur. İmdi Ârif gerekdür kim arı ola ve hem arıdıcı ola. Eger suâl itseler: “Arısı nedür ve arıtduğı nedür?” Cevâb vir kim: ârifler katında her sözün üç yüzi vardur ve bir ardı vardur. Pes ayruklar bilmezlüklerinden kelimenün ardın söylerler udlu olurlar.
Lîkin ârifler kelimenün yüzin söylerler udlu olmazlar. Pes su arılığı tâhirdür, kangı kaba girerse ol kab gerek kim suya döne pâk ola ve hem kendüden ayruk nesne ana benzemez ve levni ma’lûm olur ve hem murdârı taşra bırağurlar. Pes imdi ârifler arılığı tâhirdür girü aslına varur, birikür. Ve hem ârifler katında şirk murdârdur içlerinde komazlar, daşra bırağurlar, kendülerin arıdurlar.
Pes şöyle bilmek gerekdür kim kendüyi arıtmayan ayrukları dahi arıtmaya. Ammâ şerî’at kavlinde dona ve tene murdâr degse suyıla yunıcak hem donı ve hem teni arıdur. Ve hem cenâbeti giderür ve andan abdesti revâ olur. İllâ kim ârifler katında ne donı ve ne teni arıdur ve ne cenâbetini giderür ve ne abdesti revâ olur zîrâ kim yuyıcı arı olmayınca yudığı nice arı ola.
Pes imdi âdem gerek suya yaraya ve su gerek abdeste yaraya ve abdest gerek namaza yaraya ve namaz gerek Çalap te’âla’ya yaraya.” (vr. 3a, 3b.)


“Pes imdi azîz-i men! Ârif aslı sudandur ârifün içinde murdâr nesne eglenmez ve hem suyun aslı yaşıl gevherdendür ve gevher aslı Çalap Tangrı’nun kudretindendür. Pes anuniçün kim ârifleri Tangrı tebâreke ve te’âlâ sever. Zîrâ kim aslıdur. Pes asıl aslın sevmek aceb degüldür... Ve dahi bilmek gerek kim âriflerün tâatı tefekkürdür ve hem dünyâyı terk ve ahireti terk itmekdür ve hem nazarla velâyet beklemekdür. Ve hem âriflerün halleri cümle varlığa degşirülmekdür ve hem yavuz endîşe kılmazlar.” (vr. 4a.)
Dört gruptan dördüncüsü “muhib”lerdir. Bunların özellikleri ve yapmaları gerekenler de şöyle sıralanmaktadır:
“Ammâ dördüncü gürûh muhiblerdür ve bunlarun aslı toprakdandur ve toprak teslîm-i rızâdur. Pes muhibler dahi teslîm u râzı olalar.” (vr. 4a, 4b.)
“Ammâ muhiblerün tâ’atı münâcâtdur, seyirdür ve müşâhededür ve arzularına irmekdür ve Çalap Tangrı’yı bulmakdur ve kendülerin yavı kılmakdur ve halleri biriküp bir olmakdur.” (vr. 4b.)
Büyük mürşid Hacı Bektaş-ı Velî, zikrettiğimiz gruplara ayırarak anlattığı dört grup insanın yerine getirmekle mükellef olduğu şeyleri belirtirken, âbidlerin işlerini anlatırken de gördüğümüz gibi, esas olarak İslâm dîninin temel prensiplerini ortaya koymuştur. Belirttiği diğer hususlar da, yine İslâm âleminde, daha çok tasavvuf çevrelerinde yer etmiş olan dînî olgular ve tasavvufî geleneklerdir. Kırk makâm anlatılırken belirtilen görevler de aynı niteliktedir.


Hacı Bektaş bazı kötü huylarla ilgili de şöyle der:
“İkinci sultân iblîsdür ve hem nefs (6/a) şeytânun nâyibidür ve hem subaşıları kibr, hased, tama’, öyke, kahkaha ve masharalukdur. Bu yeddi fiil kim söyledün dizdârlardur. Pes yüregün sol kulağında yedi kal’a vardur. Ve her kal’a da bir dizdâr müvekkeldür. Degme bir dizdârun yüz bin subaşısı vardur. İmdi haset, buhl, dünyâyı terk itmeklükle bunlarun kamusı sabr itmekle îmân olur. Ammâ kibrün aslı şeytândur ve meskenet aslı Rahmândur. Pes imdi kaçan kibir gelse meskeneti ana havale kıla. Kaçan hased gelse ilmi havale kıla. Ve hem buhl aslı şeytândur ve cömerdlük aslı Rahmân’dur. Kaçan buhl gelse cömerdlügi ana havâle kılmak gerek.” (vr. 5b, 6a.)


“Ammâ masharaluk dilegini gülmek sever ve gülmek dilegini gıybet sever ve gıybet dilegini öyke sever ve öyke dilegini tama’ sever ve tama’ dilegini buhl sever ve buhl dilegini hased sever ve hased dilegini kibir sever ve kibir dilegini ten sever ve ten dilegini hevâ sever ve hevâ dilegini nefs sever ve nefs dilegini iblîs sever ve iblîs dilegini Hak te’âlâ sevmez.
Zirâ kim bu on iki dürlü fiil kim zikr olundu, birbirine müvekkeldür. Pes on iki fiile İblîs müvekkeldür. Pes bu on iki fiil yıkılup ol on iki nesne yirine yapılmayınca kulum diyen kişiye yol yokdur Çalab’dan yana. Zîrâ kim bu on iki dürlü fiil ma’rifetün ve hem îmânun düşmanlarıdur.  Akl subaşısı şeytân subaşısını yindügi bunlarunla ma’lûm olur.

Arama Kelimeleri: hacı bektaş veli, hacı bektaş veli makalat, hacı bektaş veli sözleri, hacı bektaş veli kimdir, hacı bektaş-ı veli, hacı bektaş-ı veli eserleri

YorumYaz

0 Yorum

Yorum Yaz

Yorumların tüm sorumluluğu yorum yazana aittir.