İlm-i Câvidân

0
A- A A+

İlm-i Câvidân
Alevîlik-Bektâşîlik konusunda derinliğine araştırma yapmadan önce, bu kadar sayıda yazılı kaynağın varlığından haberdar değildim. Özellikle sahaya inerek, “dede” ve “baba”larla görüştükten sonra, çok sayıda Osmanlıca yazılı kaynağın var olduğuna, insanlarımızın Osmanlıca bilmediklerinden dolayı bu eserleri okuyamadıklarına, ama orijinal olmalarından dolayı da bu kıymetli eserleri muhafaza ettiklerine şahit oldum. Eserlerin isimlerini biliyorlar, babalarının veya dedelerinin Alevî-Bektâşî geleneği ile ilgili bilgileri bu eserlerden okuyarak anlattıklarını, âdâb ve erkânı bu eserlere göre yerine getirdiklerini dile getiriyorlardı. El yazması eserlerden pasajlar okuduğumda da “evet, babamız veya dedemiz bize bunları anlatırdı/okurdu” diyorlardı.

Bu bilgilerin yaşayan gelenek içerisindeki yerini öğrenmek amacıyla, yazma eserlerdeki bilgileri Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde ikâmet eden inanç önderleriyle, vakıf ve dernek temsilcileriyle ve Alevî vatandaşlarımızla paylaştım. Onlar da bazen heyecanlanarak, bazen de duygulanarak benzer düşüncelerini dile getirdiler. Alevî-Bektâşî kaynaklarındaki dinî, tasavvufî ve ahlâkî muhtevayı zaman zaman Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi dersi öğretmenleri ve Diyanet personeliyle de paylaşma fırsatım oldu. Onlar da şu ana kadar bu eserlerin gün yüzüne çıkmamış olmasının kültürel zenginliğimiz açısından büyük bir kayıp olduğunu ifade ettiler.

Hemen herkesin ortak düşüncesi; bir süre sonra zayi olması muhtemel hazîne değerindeki bu yazma eserlerin bir an önce latin harflerine çevrilerek, sadeleştirilmesiydi. Vîrânî Baba’ya ait olan İlm-i Câvidân adındaki bu eser, içerisinde yer alan çok sayıdaki âyet, hadîs, onlara ait yorumlar ve Ehl-i Beyt sevgisini dile getiren manzûm beyitler nedeniyle kendisinden sonraki devirleri etkilemiş bir klasiktir. Vîrânî Baba’ya ait deyiş, nefes ve düvâz-imâmlar, dilden dile gönülden gönüle nakledilerek bugüne kadar ulaşmıştır. Vîrânî Baba’nın Allah, Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisini ve derin İslâm Tasavvufu bilgisini tozlu sayfalarında barındıran bu yazma eserin yayınlanması, gençlerimize ve yetişkinlerimize kültürel zenginliğimiz hakkında birinci elden fikir verecektir. Bu vesileyle el yazması eseri, fotoğrafları çekilmek üzere bize emanet etme kâdirşinaslığını gösteren sayın Turan Saltık Dede’ye, diğer nüsha sahibi Eyüp Öztürk Dede’ye, proje başladıktan sonra doğrudan veya telefonla görüşerek bir an önce eserlerin yayınlanması için teşviklerini esirgemeyen bütün dostlara ve eserin yayınlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ederim. Allah hepimizi hayırlı işlerde muvaffak kılsın.

Doç. Dr. Osman Eğri
Haziran, 2007, Çorum
 

 

Giriş
I. Vîrânî Baba
II. İlm-i Câvidân
1. Eserin Nüshaları
2. Eserin Dil ve Üslûp Özellikleri
a) Nasîhat Etme
b) Eleştirme
c) Sakındırma/Uyarma
3. Eserde Geçen Temel Konular
a) Fâtiha Sûresi’nin Tefsîri
b) Ehl-i Beyt
c) Dört Kapı Kırk Makam
d) Tasavvufî Kavramlar (Âdâb ve Erkân)
III. İlm-i Câvidân’da Kullanılan Din Öğretimi Metodları
1. İslâm’ın Temel Kaynaklarına Başvurma
2. Târihî Şahsiyetleri Örnek Gösterme
3. Soru-Cevap Metodu
4. Benzetme Metodu
IV. İlm-i Câvidân’daki Din Öğretimi Unsurları
1. İnanç Öğretimi
2. İbâdet Öğretimi
3. Ahlâk Öğretimi
Sonuç
Bibliyografya


Giriş


Kültür ve geleneklerin, kendi varlıklarını devamlı kılabilmek için yazılı kaynaklara ihtiyaçları vardır. Kültürel mîras, nesiller arası sürekliliğini yazılı kaynakların varlığına borçludur. Yetişmekte olan nesil tarafından ilgili kitaplara müracaat edilerek okunmayan, dolayısıyla üzerinde düşünülmeyen kültür ve gelenekler, sahip oldukları dinî, ahlâkî ve insânî değerleri bir sonraki neslin ihtiyaçlarına cevap verebilecek ve problemlerine çözüm üretebilecek şekilde güncelleyememişlerdir. Klişe halinde kalan değerler, canlılıklarını ve etkinliklerini devam ettiremedikleri için, ya yeni nesil tarafından benimsenmemişler; ya da farklı kültür ve geleneklerin etkisinde kalarak kaybolup gitmişlerdir. Kültür, gelenek ve medeniyetler tarihinde, bu durumun pek çok örneğini bulmak mümkündür.
Kültür ve medeniyetimizin özgün bir şûbesi olan Alevîlik-Bektâşîlik de, aynı gerçekle yüz yüzedir. Alevîlik-Bektâşîlik, tarih boyunca varlığını sözlü kültürle birlikte, yazılı kaynaklara dayalı olarak devam ettirebilmiştir. Cenknâmeler, Erkânnâmeler, Velâyetnâmeler, Menâkıbnâmeler, Buyruklar, Fazîletnâmeler, Makteller, Cönkler, İcâzetnâmeler ve diğer eserler asırlarca insanlarımızın özel kütüphanelerinde yerlerini almış, büyük bir zevk ve heyecan içersinde okunmuşlardır. Bu eserlerdeki bilgiler, insanlarımızın duygu ve düşünce dünyaları üzerinde etkili olmuş, onların din ve dünya tasavvurlarına önemli ölçüde şekil vermişlerdir. İnsanlarımızın birlik ve dirliğinin devamlılığında, kültür ve geleneğimizin canlılığında bu eserlerin inkâr edilemez bir fonksiyonu bulunmaktadır.


Sözedilen eserleri bugün gençlerin, hatta yetişkinlerin dahi aynı coşku ve heyecanı hissederek okuduklarını söylemek mümkün değildir. Çünkü birinci derecedeki bu kaynaklar, ya günümüz Türkçesine tercüme edilerek yayınlanmamışlardır veyahut da yayınlanmışlarsa bile, yapılan tercümeler bilimsel nitelikte olmamıştır. Özellikle yayınlanan eserlerde tıpkı basımlara yer verilmemiş olması veya nüsha karşılaştırması (edisyon kritik) yapılmaması, önemli bir eksiklik olarak gözükmektedir. Bu durum yayınların güvenilirliğini azaltmıştır. Ayrıca eserlerde yer alan âyet ve hadîslerin kaynaklarının belirtilmemesi, Arapça, Farsça kelimelerin Türkçelerinin yazılmaması, az sayıda basılan bu eserlerin de okunmalarını bir hayli güçleştirmektedir. Sonuç olarak Alevîlik-Bektâşîlik sanki yazılı kaynaklara sahip değilmiş gibi bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Bu görüntü, gerçekten kaynakların olmamasından değil, şu ana kadar üzerlerinde ciddî araştırmalar yapılıp yayınlanmamış olmalarındandır.


Böyle bir görüntünün ortaya çıkmasının ayrıca birkaç nedeni daha bulunmaktadır. Birincisi ve en önemlisi şudur: 1826 tarihinde Yeniçeri Ocağı kapatıldığında, Hacıbektâş Dergâhı’nda bulunan binlerce el yazması Alevî-Bektâşî kaynağı kaybolmuştur. Bu süreçte, bazı kaynaklar toprağa gömülerek veya duvar içlerine saklanarak gözden uzak tutulmuş, bazıları da Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde ikâmet eden dede ve tâliblere verilerek kurtarılmaya çalışılmıştır. Aynı şekilde Anadolu’da bulunan kitapların bir kısmı da, yakalanma korkusu ile bizzat sahipleri tarafından ya toprağa gömülmüş veya yakılmıştır. İnsanlar, ellerinde bulunan kitapları da yakalanma korkusu ve endişesi içersinde saklamışlar, mümkün olduğu kadar dışarıdan gelen insanlara göstermemişlerdir. İkincisi ise; el yazması ve Osmanlıca olan bu eserler, sahipleri tarafından okunamadıkları için içlerindeki bilgiler, yıllarca onların içersinde saklı kalmıştır. Yeni yetişen nesiller, rûh ve gönül dünyalarını derinden etkileyebilecek, davranışlarına yön verebilecek bu bilgilerden habersiz kalmışlardır.
Elinizde bulunan İlm-i Câvidân da, hazîne değerindeki bu el yazması eserlerden birisidir. Esere özelliğini veren Vîrânî Baba tarafından yazılmış olması ile birlikte, zengin muhtevâsıdır. Kur’an âyetlerine ve hadîs-i şerîflere sık sık atıfların yapıldığı eserde, Ehl-i Beyt sevgisi de en başta gelen konular arasındadır. Eserin muhtevâsı hakkında geniş analiz ve değerlendirme ilgili başlıklar altında yapılacaktır.


I. Vîrânî Baba

Vîrânî Baba’nın nerede ve hangi tarihte doğduğu, nerede ve hangi tarihte vefat ettiği hakkında kaynaklarda bir bilgi bulunmamaktadır.
Abdülbâki Gölpınarlı, Pir Sultan Abdal adlı eserinde Vîrânî Baba’yı, Nesîmî, Hatâyî, Fuzûlî, Kul Himmet, Yemînî ve Pir Sultan Abdal’la birlikte Alevî-Bektâşîler tarafından kabul edilen yedi şâir (âşık) arasında saymaktadır.
Gölpınarlı, Alevî-Bektâşî Nefesleri adlı eserinde, onun 1587-1628 yılları arasında yaşayan Şah Abbas’la görüştüğünü söylemektedir. Gölpınarlı, Bektâşî geleneğinde Vîrânî’nin ölmediği, sırrolduğu şeklinde bir inancın bulunduğunu da nakletmektedir. Necef Bektâşî Dergâhı’nda üstünde tâcı olan bir sütunun Vîrânî’nin sırrolduğu mekân kabul edilerek ziyaret edildiği de Gölpınarlı’nın bize ulaştırdığı bilgiler arasındadır.
Sadettin Nüzhet Ergun, ilk yayınladığı Bektâşî Şâirleri adlı eserinde Vîrânî Baba hakkında kısa bir bilgi vermekle yetinmiştir. Ergun, 1944 yılında yayınladığı Bektâşî Şâirleri ve Nefesleri adlı eserinde ise Vîrânî Baba’nın Hacı Bektâş Velî’nin evlâdı olan Balım Sultan’a intisab ettiğinden bahsetmektedir.
Âşık Vîrânî Dîvânı’ndaki şu manzûme ise, onun kaynaklarda Kızıl Velî olarak da geçen, Hacı Bektâş Velî evlâdından Seyyid Ali Sultan’a bağlılığını göstermektedir:

Biz Urum abdâlıyız serdârımız Kızıl Veli,
Çeşmimizde şu’le-i envârımız Kızıl Veli,
Bülbül-i şeydâ biziz gülzârımız Kızıl Veli.
İlm-i Câvidân’da kendisinden Sultân-ı Cihân Seyyid Gâzî diye

bahsettiği kişi de Seyyid Ali Sultan olsa gerektir. Seyyid Ali Sultan Velâyetnâmesi’nde anlatıldığına göre Hacı Bektâş Velî’den himmet almış kahramanlardan biri de Seyyid Ali Sultan’dır. Seyyid Ali Sultan, rüyasında Hz. Muhammed’den direktif alarak, Hacı Bektâş Velî’ye gelen kırk kahramandan birisidir. Hz. Pîr de, onları Orhan Gâzî’ye yollamış ve Rumeli fethinde bu kahramanlar büyük yararlılıklar göstermişlerdir. Bu kırk kahramandan Seyyid Ali Sultan komutan, Emir Sultan bayrakdar, Seyyid Rüstem Gâzî kazasker, Abdussamed imamlık yapmışlar, Orhan Gâzî tarafından saygı ile karşılanmışlardır. Vîrânî Baba’nın Seyyid Ali Sultan (Kızıl Velî-Deli)’dan “gâzî” diye söz etmesinin sebebi de büyük ihtimalle aralarındaki bu irtibattır.
Vîrânî Baba’ya ait aşağıdaki dörtlük, onun tarîkatta Bektâşî, meşrebde Ca’ferî olduğunu göstermektedir:

Vîrânî, dinle imdi nutuk kim, ne direm ey din eri,
Sevmişem, cân u gönülden Mustafâ’yı, Haydar’ı.
Gezmezem, her kez cihânda serserî ve serserî,
Ca’ferîyem, Ca’ferîyem, Ca’ferîyem, Ca’ferî.

Vîrânî Baba, samîmî, heyecanlı ve sâdık bir Ehl-i Beyt muhibbidir. Dîvânındaki şu ifadeler, onun Ehl-i Beyt’e karşı olan sevgisini ve bağlılığını dile getirmektedir:

Âteş-i aşka düşelden Mustafâ’nın aşkına,
Yanmışam pervâne-veş çün Murtazâ’nın aşkına.

Pârelerse bu vücûdum hırkasın teslîm edem,
Şâh Hasan şâhım Hüseyn-i Kerbelâ’nın aşkına.

Dünye vü ukbâ benim aynime gelmez zerrece,
Vermişem billâh Ali Zeyne’l-abânın aşkına.

Kim ki düştü cim cemâlin aşkına cândan geçer,
Bâkır-ı sâdık imâm-ı reh-numânın aşkına.

Ana ata kavm u kardaş fikrini dilden getür,
Mûsi-i Kâzım Ali Mûsâ Rızâ’nın aşkına.

Varlığın terk eyle ey cân istegil ömre bekâ,
Şâh Takî vü bâ-Nakî nûr-ı Hüdâ’nın aşkına.

İsterem nûr-ı cemâlin yâ Ali senden meded,
Askerî vü Mehdi-i sâhib-zamânın aşkına.

Vîrânî Baba, eserlerinde de görüleceği üzere din ve tasavvuf bilgisi oldukça yüksek bir “gönül eri”dir. Bedri Noyan, Vîrânî Baba’nın Necef Bektâşî Dergâhı’nda postnişinlik yapmış olma ihtimalinden söz etmektedir.
M. Hâlid Bayrı, arûz vezni ile üçyüz kadar şiir söylemiş olan Vîrânî’nin tahsil görmüş birisi olduğundan bahsetmektedir. İlm-i Câvidân’da yüz civarında âyeti ve otuz civarında hadîsi anlamları ile birlikte zikredebilen ve açıklayabilen Vîrânî’nin iyi bir Kur’an ve hadîs bilgisine sahip olduğu anlaşılmaktır.
Vîrânî Baba’ya ait Dîvân ve İlm-i Câvidân adlı eserler incelendiğinde, İslâm inancının bütün karakteristiklerini yansıtan bir âşık-velî tiplemesi ile karşılaşılmaktadır.

İki âlemde sultandır Muhammed,
Habîb-i nûr-ı Rahmân’dır Muhammed.
Muhammed’dir şefi-i mü’minânın,
Usûl-i dîn ü îmândır Muhammed.

Muhammed ilmine tutgıl kulagın,
Beyânı cümle Kur’ân’dır Muhammed.
Şehâdet vermişem ben Mustafâ’ya,
Gulâmım cân u dilden Murtazâ’ya.
ifadeleri Vîrânî’nin inanç tercihi konusunda doğrudan bilgi vermektedir. O, Hz. Muhammed’i peygamber, Hz. Ali’yi de velî olarak görmektedir. Hz. Muhammed’in ümmeti, Hz. Ali’nin tâlibidir. Nübüvvet ve velâyet konusunda yaptığı ayrımı, başka beyitlerinde de görmek mümkündür. Meselâ;

Nebîlerdir benim cismimde cânım,
Velîlerdir velî dînim imânım,
Nebîlerdir gönül tahtında sultân,
Velîlerdir doğan nutka zebânım.
mısralarında nebîlerin ve velîlerin din içindeki yerlerini tesbit etmektedir. Hacı Bektâş Velî de, nübüvvet ve velâyet kavramlarını Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye adlı eserinde analiz etmiş, bu iki kavramın hakîkat âleminde bir olduklarını ifade etmiştir. Bu birlik, Hz. Muhammed’in kendisinden sonra emanet olarak Kur’an ve Ehl-i Beyt’i bırakmış olmasından kaynaklanmaktadır. Bu yoruma göre nübüvvet Kur’an’la, velâyet de Ehl-i Beyt’le devam etmektedir. Kurtuluşa ermek için Allah’ın kelâmına ve peygamberler sultanının evlâdına tutunmak gerekmektedir.
Vîrânî Baba, tarîkat olarak Bektâşîliği benimsemiş, bu özelliğini de eserlerine açık bir dille yansıtmıştır. Onun Bektâşîliğini gösteren en önemli özelliği, dört kapı kırk makâma olan bağlılığıdır. Şu beyitler onun dört kapı kırk makam tasavvurunu gözler önüne sermektedir:

Tâlib isen gel ey gönül eyle nazar şerîata,
Sırr-ı ilâhı anlayıp bas kademin tarîkata,
Ma’den-i ilm fazl-ı hak ister isen ey gönül,
Aşk ile âyine sen ol ir ma’ni-i ma’rifete.

Vîrânî Baba, şerîat kapısında yapılması gereken ibâdetlere de, tarîkat, ma’rifet ve hakîkat kapılarında uygulanması gereken âdâb ve erkâna da manzûmelerinde sürekli vurgu yapmıştır. O, dört kapıya gözünü açmayanları, yani onları tatbik etmeyenleri kör olarak nitelendirmektedir. Bu kişiler, kendi menzil ve mertebelerini seçemeyecekleri için, Hak dîdârı nı (Allah’ı) da göremeyeceklerdir.
İlm-i Câvidân adlı eserinde Bektâşî tarîkatının âdâb ve erkânını etkili bir dil ve üslûpla anlatan Vîrânî Baba, şerîat kapısında şart olan ibâdetlere de dikkat çekmeyi ihmal etmemiştir.

Hem şehâdet hem ibâdet savm u hem hacc u zekât,
Secde-i küllî vü cüz’î şol yed-i beyzâ gibi,
Bununla birlikte o, tarîkat kapısında tâliblere tavsiye edilen Allah’ı bilme, tanıma, sevme ve zikretme erkânını da beyitlerine taşımıştır:

Söyleyelim zikr-i Şâh’ı,
Lâ-ilâhe illa’llâh,
Kudret-i Hak Pâdişâh’ı,
Lâ-ilâhe illa’llâh.

Bektâşî tarîkatının pîri Hacı Bektâş Velî de, dervişin Lâ-ilâhe illa’llâh kelimesine kendinden geçercesine gark olması gerektiğini ifade etmektedir. Hacı Bektâş Velî’nin “derviş sabah akşam tüm organlarını Allah’ın adını zikretmekle öyle meşgul etmelidir ki her tüyü dil kesilmeli” görüşü, Vîrânî Baba’nın sözlerine şu şekilde yansımıştır:

Derviş-i Vîrân benem,
Emrine fermân benem,
Zikr eden her an benem,
Lâ-ilâhe illallâh.

II. İlm-i Câvidân
1. Eserin Nüshaları


İlm-i Câvidân’ın Anadolu’da çok sayıda nüshası bulunduğu tahmin edilmektedir. Çorum ve Amasya’da yaptığımız araştırmalar sonucu, iki nüsha bulunabilmiştir.
Bunlardan birisi, Amasya-Merzifon’da ikamet eden Turan Saltık Dede’nin özel kütüphanesinde bulunan nüshadır. Eserin sonunda şöyle bir istishâb kaydı bulunmaktadır:
Sâhib-i hâze’l-kitâb muhibb-i tarîkat-ı Aliyye-i Celvetî ve bende-i şâh-ı velâyet-i Alevî şehîd-zâde el-Meftûnî es-Seyyid Hasan Hüsnî ibn-i Ali ced…? şeyh Muhammed el-hâdî el-Halvetî ve’n-Nakşî
Eserin son sayfasındaki mühürde Hicrî 1290 (1873 Mîlâdî) tarihi yazılıdır. Bu tarih, büyük ihtimalle eserin yazıldığı tarihtir. Eser, 37 varaktır.


Diğer nüsha ise, Çorum-Dodurga Mehmed Dede Tekkeköy’de ikamet eden Eyüp Öztürk Dede’nin özel kütüphanesinde bulunmaktadır. Baş ve son tarafında eksiklikler olan nüshanın hangi tarihte yazıldığı belli değildir. 26 varaktır. Merzifon nüshası ile karşılaştırıldığında baş taraftan yaklaşık olarak 3 varağın, son taraftan ise yaklaşık on satırın eksik olduğu tahmin edilmektedir. Muhtevâ olarak Merzifon nüshası ile aynıdır. Sadece bazı kelimelerde değişiklikler bulunmaktadır.
Meselâ; Merzifon nüshasında “Tanrı’yı ve Rasûlü’nü kim, sözlerine i’timâd etmezler ve sıfâtına ikrâr itmezler” ifadesi, Tekkeköy nüshasında “Tanrı’yı ve Rasûlü’ne ya’ni sözlerine i’timâd eylemezler ve anların zâtına ve sıfâtına ikrâr eylemezler” şeklinde geçmektedir.


Merzifon nüshasında “İmdi, bu Kâ’be’yi her kim tavâf eyleye” ifadesi, Tekkeköy nüshasında “İmdi, bu Kâ’betu’llâh’ı her kim ki tavâf eyleye” şeklindedir.
Merzifon nüshasında “Her kim ikrâr eylemez, ehl-i Cennet değildir. Sûretâ Âdem, ma’nâda hayvândır.” ifadesi, Tekkeköy nüshasında “Her kim ikrâr eylemez ve tarîki özünde olmaz, ehl-i Cennet değildir. Ma’nâda hayvândır ve ehl-i nârdır” şeklinde geçmektedir.
Bu çalışmada Merzifon nüshası M, Dodurga/Mehmet Dede Tekkeköy nüshası T kısaltmalarıyla gösterilmiştir.
Başka şehirlerde yapılacak araştırmalarda yeni nüshalarla karşılaşılması muhtemeldir.
İlm-i Câvidân’ın okunması sırasında, eksiksiz olması nedeniyle Merzifon nüshası esas alınmıştır.


2. Eserin Dil ve Üslûp Özellikleri

Din öğretiminde, öğretim dilinin sırf açıklayıcı ve bilgilendirici mi, yoksa inandırıcı ve sevdirici mi olması gerektiği tartışmalı bir konudur. Beyza Bilgin, din öğretiminin inandırıcı ve sevdirici olmaksızın başarılı olamayacağı kanaatindedir. Çünkü din öğretiminde tasavvur, sezgi, inanma ve ibâdet önemli bir rol oynamaktadır. Tarîkat öğretiminde, tâliblere tasavvuf geleneğine mahsus âdâb ve erkânı benimsetme sorumluluğu da işin içine girince, inandırıcılık ve sevdiricilik önem kazanmaktadır.

Vîrânî Baba’nın hem açıklayıcı ve bilgilendirici, hem de inandırıcı ve sevdirici bir üslûp takip ettiği gözlenmektedir. Meselâ; “Eğer Tanrı’yı dilersen, özüne nazar eyle. Zîrâ kim, özün[ü] bilen Hakk’ı bilür. Özün[ü] bilmeyen, Hakk’ı bilmez ve Hakk’ı bilmeyen dîdâra irmez. Dîdâra irmeyen, hayvândır. Pes, hayvân olanlardır [ki], makâm-ı fakrden bî-haberlerdir. Pes her kim, bu fakrın iktizâsı ne ise, bilmese, ol kimse mürşide irmemişdür. Mürşide irmeyen, Hakk’ı bilmemişdür ve Hakk’ı bilmeyen, Muhammed ve Alî’yi bilmemişdür ve Muhammed ve Alî’yi bilmeyen, mülhiddir.” ifadelerinde olgu ve olaylar arasında dikkat çekici bir sebep-sonuç ilişkisi kurulmaktadır. Vîrânî Baba, “özüne nazar eylemekle” “Hakk’ı bilmek ve dîdâra ermek”, “özünü bilmemekle” de “mülhid olmak” (Hakk’ı inkar etmek) arasında tâlibleri bilinçlendirmeye ve uyarmaya yönelik diyalektik bir ilişki kurmaktadır. Bu açıklama üslûbunu farkedilemeyen, tahmin edilemeyen gerçeklerle tâlibleri yüzleştirmek amacıyla tercih etmiş olabilir.

Aynı üslûp şu satırlarda da mevcuttur: “İmdi bir kişinin gümânı gitmese, îmânı dürüst olmaz ve îmânı dürüst olmadığı andan ma’lûm olur ki, ehl-i nefis olur. Kendü hâlin beğenür ve ehl-i tama’ olur. Dünyâyı karnına koysan, doymaz ve tekebbür olur. Değme sözü beğenmez ve işitmez. Pes, her kimde bu üç türlü nesneyi görürsen bil ki, ol kişi mutlak şeytân gibi merdûd-ı ezelî ve mağbûn-ı ebedîdir. Zîrâ, Hakk’ı inkâr ider. Hakk’ı inkâr iden, ehl-i nefisdür. Gözü görmez, ehl-i tekebbür olur ve kulağı işitmez. Ehl-i tama’ olur ve sözünü yabana harc ider.” Görüldüğü üzere sürekli bir açıklamadan, başka bir açıklamaya geçilmekte; konu ve kavramlar arasında münâsebetler kurulmaktadır. Psikolojik tahliller yapılarak, duyguların gelişim seyirleri ve birbirleri ile olan ilişkileri gözler önüne serilmektedir. Tama’ ve kibir duygularının ortaya çıkış sebepleri analiz edilmektedir. Böylece tâlibler, zincirleme bir şekilde çok ihtimalli olumsuz sonuçları beraberinde getirebilecek olan tama ve kibir duygularından uzak tutulmak istenmektedir.
Açıklayıcı ve bilgilendirici üslûba, “edeb” ve “hayâ” kavramları açıklanırken de müracaat edilmektedir: “Bir kişide ilim olmasa, edeb olmaz. Edeb olmasa, amel olmaz. Amel olmasa, hayâ olmaz. Hayâ olmasa, Âdem olmaz. Âdem olmayan kişi, hayvândır, nâtıktır. Zîrâ kim ilim, amel üzeredir ve edeb hayâ üzeredir. Hayâ insân üzeredir. İnsan îmân üzeredir.” Vîrânî Baba, tâlibleri olumlu/olumsuz herhangi bir duygu ve davranışın kaynağına, yahut sonucuna kadar götürerek, onlara bilinç kazandırmak istemektedir. Onların “iyi”yi “kötü”den, “doğru”yu “yanlış”tan kolaylıkla ayırt edebilmelerini amaçlamaktadır. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle “iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmek” erken yaşlarda öğrenilmesi ve geliştirilmesi gereken bir kabiliyettir.

Eserde, zaman zaman inandırıcı ve sevdirici bir üslûpla da karşılaşılmaktadır. Özellikle Allah’tan, Peygamber’den, Ehl-i Beyt’ten bahsedildiğinde yoğun bir coşku ve heyecan göze çarpmaktadır. Vîrânî Baba, okuyucuların akılları ile birlikte duygularına da hitap etmektedir. Okuyucuları dinî ve tasavvufî konularda bilgilendirmekle birlikte, onlardaki sevgi ve bağlılık duygularını da harekete geçirmek istemektedir.
Vîrânî Baba kullandığı hitap şekilleri ile de tâlibleri eğitmek istemektedir: “Zîrâ ehl-i fakr olan âşıklar, tâlib-i dünyâ olmaz” ifadesiyle neye tâlib olunmaması gerektiğini belirtirken, “Gel imdi, ey tâlib-i dîdâr olan!” “İmdi ey tâlib-i fakr u fenâ!” “İmdi, ey tâlib-i İlâhî!” “İmdi, ey tâlib-i Hak!” “İmdi ey birader-i âşıkân ve ey tâlib-i Merdân!” ifadeleriyle de nelere tâlib olunması gerektiğinin mesajını vermektedir. “Yâ cemâat-i fukarâ-i tarîkat veyâ ulemâ-i şerîat!” ifadesinde hangi kapıda hangi sıfata sahip olunacağını belirtmektedir. “İmdi, ey pâkîze-i zât!” “İmdi, ey sâhib-i erkân-ı dîn ve ey server-i güzîn!” ifadelerinde ise tâliblere bazı ma’nevî dereceleri hedef olarak göstermektedir.
Vîrânî Baba, eserinde tâlibleri iyi ve güzel olan davranışlara yakınlaştırıcı, kötü ve çirkin olan davranışlardan da uzaklaştırıcı bir üslûb sergilemektedir. Yakınlaştırıcı üslûbu Nasîhat Etme, uzaklaştırıcı üslûbu da Eleştirme ve Sakındırma/Uyarma başlıkları altında incelemek mümkündür.

a) Nasîhat Etme

Vîrânî Baba, her konudan sonra tâliblere nasîhat etmekte, telkin ve tavsiyelerde bulunmakta, onlara yol göstermektedir. Eser bu yönüyle, bir Nasîhatnâme hüviyeti de kazanmaktadır.
“İmdi, beri gel kardaş! Fakrını yâd kılasın! Seni şâd kılasın! Ey tâlib-i fakr u fenâ! Eğer sen seni, bünyâd ideyim dirsen, iriş bir mürşide kim, onda bu üç türlü haslet olmaya. Tâ kim maksûdunu bulasın ve cismini bünyâd kılasın ve sen seni dilşâd kılasın! Özünü âbâd kıl sen!” ifadelerinde, tâliblerin fakr u fenâ sahibi oldukları zaman ulaşacakları ma’nevî dereceler, yaşayacakları rûhânî zevkler haber verilerek, “hayra ve güzele özendirme” yapılmaktadır.
Vîrânî Baba her konuda olduğu gibi nasîhat ederken de fikir ve görüşlerini âyet, hadîs veya Hz. Ali’nin bir sözüne dayandırmaktadır. Meselâ; “Gel beri! Kaçma, Hak’tan! Zîrâ Hak’tan kaçan, kâfir olur.” hüküm cümlesini “Zîrâ kim ki, Muhammed Alî’ye ikrâr eylemedi, onun hakkında buyurulmuştur ki, Yapamazsanız –ki yapamayacaksınız- o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakının.” âyetiyle desteklemektedir.
Vîrânî Baba, nasîhatlarını yaparken “farz”, “vâcib” gibi dinî terimlerden de yararlanmıştır. Çünkü İslâm’a gönülden bağlı bir tâlib için bu terimlerin yaptırım gücü yüksektir: “İmdi ey tâlib! İnsân olana farz ve vâcibdir ki, kendi merâtibi ne ise bile ve göre ve pîrlerin yoluna vara. Bed fi’illerden sakına. Zîrâ bed fi’il, insânda olmaz. Küfür ehlinde olur.” İnsan olma şerefini kendi üzerinde hisseden tâlib, Vîrânî Baba’nın farz ve vâcib olarak gösterdiği davranışları benimsemekten kaçınmayacak, insanlığa yaraşır bir yaşantıyı benimseyecektir.


İnsanın içi ile dışının bir ve aynı olması, yani “olduğu gibi görünüp-göründüğü gibi olması” tasavvufta üzerinde durulan önemli konulardan birisidir. Tasavvuf, Allah tarafından yaratıldığı için mutlak iyi (ahsen-i takvîm sûretine mazhar) olan insanın bakışlarını, kendi özüne çevirmek istemektedir. Aynı istek ve gayret, Vîrânî Baba’nın nasîhatlarında da görülmektedir: “İmdi cehd eyle, sıfâtını zâtına mir’ât düşür. Yoksa, utanursun. Gâfil olma! Aslını yahşından tanı. Tâ hikmet ve hidâyet nedir bilesin ve dîdâra vâsıl olasın. İmdi dîdâra vâsıl olmak dilersen, fakr u fenâ ol ve halâyıktan berî ol!”
Vîrânî Baba, tâlibin nasîhata kulak vermeyip âdâb ve erkâna uymadığında nelerle karşılaşabileceğini de haber vermektedir: “İmdi, ey sâhib-i erkân-ı dîn ve ey server-i güzîn! Bu hikmetin aslına ireyim dirsen, özünü, bir sâdık kula iriştir. Yoksa, zulmette kalursın. Sakın, sıfâtın sermâyesin[i] elden giderirsen, hor ve hakîr olursun. Tılsımın bozulur ve akıl başından gider. Göz yumulur, söz tutulur, el ve ayak pâyidâr olmaz. Vücûdun köhnesi hâke düşer. Pes ol zamân hâlin nice olur?” Vîrânî Baba, yukarıdaki satırlarda tâliblerin ma’nevî çöküş korkularına hitap etmektedir. Yani onları muhtemel kötü âkıbetlerle hayâlen de olsa yüzleştirmek istemektedir.


Olacakları haber verirken, tâlibe yol göstermeyi de ihmal etmemektedir. Eserin eğitici özelliği de burada ortaya çıkmaktadır: “İmdi ey tâlib! Durma ve oturma! Gayri hayâle gönül verme! Hemen iriş, bir rehnümânın hâk-i pâyîne yüz sür! Nefsin hevâsından ve tama’ ve hırs ve adâvetten ve kibir ve kin ve hasedden ve almaktan ve satmaktan ve fenâ mülkünün bi’l-külliye lezzetinden baîd ol! Eğer istersen maksûd hâsıl eyleyesin! Hayâl ve avâmdan kesil! Gönül âyînesini sil! Yalan söyleme! Saf olsun dil. Andan olma ehl-i buhul!”


Vîrânî Baba’nın tâliblere yönelik nasîhatlarında, onlara “kendilerini tanıtma, farkettirme” arzusu dikkat çekmektedir. İç dünyalarındaki manevî dinamikleri ve ruhsal yetenekleri ile birlikte nefsânî zâfiyetlerini, şeytânî duygularını da keşfetmelerine imkan verecek ifadeler kullanmaktadır. İnsanın kendisini tanıması, söylemesi kolay, yapılması güç bir şeydir. İnsanlar kendilerini olumlu hasletleri ile birlikte olumsuz ve hatalı yönleri ile de tanıdıklarında tüm gerçekliği farketmiş olurlar. Ancak, insanın kendini beğenmesi, kibir ve gurur duygularına kapılması, olumsuz yanlarını görmesine engel olmaktadır. Vîrânî Baba’nın yaptığı nasîhatlar, insanın kendisine karşı bakışını kör eden, hatalarını görmesine engel olan kibir ve gurur duygusunu yerle bir ederek, ona net bir bakış açısı sunmaktadır.

b) Eleştirme

Vîrânî Baba zaman zaman da uygunsuz, çirkin gördüğü tavır, davranış ve duyguları kendine özgü bir üslûpla eleştirmektedir. Meselâ; “İmdi, ey tâlib-i fakr u fenâ! Her kim ki, bu fakrı kabûl eyleyüp, libâsını egnine alup geydiyse ona vâcibdür ki; bu fakrın iktizâsı ne ise, işlemek gerek. Eğer işlemezse, esfeldür. Esfel olıcak bu sıfâttan, dûr olmak lazım gelür. İmdi, hayf değil mi, Âdem sıfâtında iken, esfel sıfâta dûr eyleye. İmdi, nûr-ı hidâyetten, nûr-ı zulümâta düşmek, Âdem olana revâ değildir. Meğer, Âdem olmayasın. Ezelî, ebedî, esfel sıfât ola.” ifadelerinde bu üslûbu görmek mümkündür. Genel olarak tasavvufta ve özel olarak da Bektâşîlik’te insân-ı kâmil olmak çok önemlidir. Asgarî nitelikler itibariyle insan olmak, insânî özellikleri üzerinde taşımak önemlidir. Vîrânî Baba pek çok konuya insan olabilme açısından yaklaşmaktadır. O, herkesin insan (Âdem-zât) olamama, insan olmayı başaramama korkusundan hareket etmekte, mesajını bu korkuyu dikkate alarak vermektedir.


Meselâ aşağıdaki eleştirel ifadeler, tâlibi insanla hayvan arasındaki farkı ayırt etmeye ve insan olmayı tercih etmeye çağırmaktadır: “Ya’ni bir kişi, nefsini bildi; Hakk’ı bildi. Eğer ihmâl idüp bilmediyse, Âdem-zât değildir. Zâhir içündür. Söyler, işitür, dinler, alur, virür, güler, oynar. Pes, hayvânda dahi bunların cümlesi mevcûddur. Hele ol, hayvândır. Âdem, nutuk[nâtık]tur. Fakat pes, bazı hayvân dahi terbiye ile nutuk ider. Papağan ve tûtî gibi. Gel! İmdi, Âdem isen, Hakk’dan haber al! “And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık” âyet-i kerîmesi hayvân hakkında gelmemiştir, Âdem hakkında gelmiştir. İmdi Âdem isen, Âdem’i fehm eyle!” Yukarıdaki satırlarda eğitimin imkan ve sınırları açısından çok önemli bir konuya değinilmektedir. Vîrânî Baba, papağan ve tûtî kuşlarının bile eğitimle konuşabilir hale getirildiğinden söz ederek, tâliblere şu mesajı vermektedir: İnsan olmak, konuşabilme kabiliyetine sahip olmaktan daha öte bir şeydir. İnsan, Hakk’a îmân ve ibâdet ettiğinde, Yaratıcı’sına ve insanlara karşı sorumluluklarını yerine getirdiğinde, gerçekten insan olmuş olur.
Vîrânî Baba dışını temizleyip, içini temizlemeyenleri şöyle eleştirmektedir: “Vay sana kim, taşran yursun, için dopdolu şirktir. Şirk ise, murdârdır. Eğer arınmak dilersen, âl ü evlâdın cânıyla bende-i hâk-i pâyî ol! Tâki, zât-ı pâk olasın! Eğer olmazsan, Hak’tan ve kendinden gâfil olursun ve ehl-i gümân olursun. Ehl-i gümân ise, bâtıldır.”
Eserde olumsuz görülen duygu ve davranışlar sık sık la’netlenmektedir. La’netlenmiş olmak, şeytana mahsus bir durumdur. Vîrânî Baba âdâb ve erkâna uyma konusunda kusûru olan tâlibleri şeytanın âkıbetine uğrama ihtimalini hatırlatarak ikaz etmektedir. Meselâ; evliyâ dergâhına vardığı halde, bunun esprisini kavrayamayan yani insan-ı kâmil olmak için çalışmayan insanlara la’net etmektedir.
Vîrânî Baba, zaman zaman mahallî ayıplama deyimlerini de kullanmıştır. Böylece yaptığı eleştirileri daha da etkili hale getirmek istemiştir: “Pes vay sana kim, âyet ve hadîs ve kelâm-ı Alî’ye kulak tutmayup, îmân getürmeyesin. Yâ Rahmeti ve şefaati ve himmeti kimden umarsın, ey müşrik? İmdi, fehm eyle! Hakk’ın hidâyeti ve Muhammed aleyhi’s-selâmın şefaati ve İmâm Alî’nin velâyetidir ki, Kur’ân-ı Azîm fetholmuştur.”

c) Sakındırma/Uyarma

Eserde tâlibler, olumsuz davranışların mukadder âkıbetleri hakkında bilgilendirilmektedir. Böylece gelecekle ilgili bir bilinçlendirme yapılmış olmaktadır. Bahsi geçen âkıbetler, genel olarak ma’nevî hüsrân ve cezâ-i ilâhî türüdür. Hakk’a ulaşmak için tarîkat yoluna girmiş olan bir tâlibin en çok korktuğu kötü âkıbet; ma’nevî gerileme veya ilâhî cezâya muhatap olmaktır.
Meselâ şu ifadelerde böyle bir sakındırma yapılmaktadır: “Yâ cemâat-i fukarâ-i tarîkat veyâ ulemâ-i şerîat! Zâlimlere meyl eylemen! Ya’ni dünyâ ardınca yürüyüp, dünyâya muhabbet edenlere. Tâ kim, Cehennem ateşi, sizi yakmaya.”
Vîrânî Baba, Bektâşî erkânında pîrin tövbe eden (ikrâr veren) tâlibe söylediği sakındırıcı/uyarıcı ifadeleri de eserine taşımıştır: “Zîrâ pîrler sözüdür: Gelme! Gelme! Dönme! Dönme! Gelenin malı, dönenin başı, demişler. Sıfâtın[ı], tebdîl ederler. Zîrâ, yalancının yüzü dönmüştür. Niçün ki, ikrârı yoktur. İkrârı olmayıncak, îmânı dahi yoktur. Îmân ise sıfât-ı Âdem’dir ve sıfât-ı pîrlerdir. Pîrler kavlinde olmayan, sıfâtından dönmüş olur. Sıfât-ı Âdem olmaz. Âdem olmayan iblîstir.” Yukarıdaki ifadeler, kesin ve nettir. Bektâşî Tarîkatı’nın âdâb ve erkânına uymak hayli zordur. Bu yüzden “Tarîk-i Nâzenîn” olarak isimlendirilmiştir. Kişi, ya gelmeyecektir, ya da geldiyse dönmeyecektir. Vîrânî Baba tâlibin dönmesi durumunda karşılaşacağı tehlikeyi haber vermektedir.
Bütün bu özellikleri ile İlm-i Câvidân, pedagojik ve didaktik yönü ağır basan bir eser görümündedir.
Âyet metinlerini Arapça olarak eserine alan Vîrânî Baba, âyetlerin Türkçe anlamlarını vermeyi de ihmal etmemiştir. Eserde zaman zaman Farsça metinler de dikkati çekmektedir.

3. Eserde Geçen Temel Konular
a) Fâtiha Sûresi’nin Tefsîri


Eserde Fâtiha Sûresi’nin tefsîri önemli bir yer tutmaktadır. Vîrânî Baba, seb’ü’l-mesânî, ümmü’l-kitâb olarak sürekli söz konusu ettiği Fâtiha’nın tasavvufî/işârî/bâtınî yorumlarını yaparak, tâlibleri eğitmeyi amaçlamaktadır. O, tâlibleri Fâtiha’yı zâhiren okumanın ötesine geçirerek, Allah’ın varlığı, birliği, Hz. Muhammed’in Peygamberliği, Hz. Ali’nin velîliği, Ehl-i Beyt, insanın yaratılış sebebi gibi konularda düşündürme amacındadır. Aşağıdaki satırlarda bu amaç kendisini göstermektedir:
“İmdi, ey tâlib-i İlâhî! el-Hamdü li’llâh dimekten murâd, budur, eğer bildin ise. Eğer bilmedinse, yüzbin kerre el-Hamdü li’llâh disen, fâide yoktur. Bilmiş olasın! Ey tâlib-i fakr u fenâ! Bir dahi bu ki; Rabbü’l-âlemîn dimekten murâd; âlemin ıssı ve âlemleri besleyiciden murâd, âlem-i asıldır. Atadır. Atadan murâd Fâtiha’dır. Fâtiha’dan murâd ümmü’l-kitâbdır. Mecmû-ı kelâmu’llahtan murâd yüz on dört sûredir. Yüz on dört sûreden murâd, altı bin altı yüz altmış altı âyettir ve ondan murâd, on sekiz bin âlemdir. Dahi âlemden murâd, Âdem’dir. Âdem’den [murâd] Muhammed Alî’dir ve onların âl ü evlâdlarıdır.” Ona göre Fâtiha’yı dil ile okumak yeterli değildir. Âyetlerin anlamlarını düşünmek, çağrıştırdığı manaları gönülden geçirmek ve içten gelen bir duygu ile Allah sevgisini kalbde hissetmek önemlidir.
İlm-i Câvidân’da Fâtiha Sûresi’nin tefsîri ile ilgili en orijinal bilgi, Fâtiha’nın her bir kelimesine karşılık, başında hurûf-ı mukattaâ bulunan bir Kur’an âyetinin seçilerek eşleştirilmiş olmasıdır. Vîrânî Baba, başvurduğu bu yöntemle tâliblerin zihnine bütüncül bir Kur’an tasavvuru yerleştirme arzusundadır. Çünkü seçtiği bütün âyetler, Kur’ân-ı Kerîm’in niteliklerinden bahsetmektedir. Aşağıda bu eşleştirmeler, tablo haline getirilmiştir:

Vîrânî Baba Fâtiha Sûresi’ni insanla da özdeşleştirmektedir. Ona göre bütün varlıkların hakîkatı, mâhiyeti, oruç ve namâzı, hac ve zekâtı, secdesi ve kıblesi, her ne varsa Fâtiha Sûresi’nde mevcuttur ve Âdem’in yüzünde yazılıdır. Âdem’in yüzü asl-ı kâinâttır.
Vîrânî Baba’nın bu sözleri, Hz. Ali’ye atfedilen “Ey insan! Sen cirmine bakıp da kendini ufak bir şey mi zannedersin, halbuki bütün cihân sende dürülmüştür.” vecîzesini hatırlatmaktadır. Cemâlinde Fâtiha Sûresi yazılı olan Âdem, “insan-ı kâmil” olsa gerektir. İlm-i Câvidân’da en çok üzerinde durulan konu, hakîkat-ı insâniyyedir. Bunun sebebi genel olarak tasavvufta varolan “kendini bilen Rabb’ini bilir” anlayışından hareketle, ahsen-i takvîm sûretinde yaratılmış olan insana/tâliblere Rabb’in cemâlini öğretmektir.

b) Ehl-i Beyt


Vîrânî Baba, Ehl-i Beyt âşığı bir şâir ve mürşiddir. Onun en önemli amacı, eserinde de sıkça belirttiği üzere Ehl-i Beyt sevgisi ile yola çıkıp Muhammed Mustafâ’nın sevgisine mazhar olmak, onun yolundan giderek de Allah’ın rızâsına kavuşmaktır. Dîdâra kavuşmak için Hz. Muhammed’in evlâdına samimi bir bağlılık gerekmektedir. Âşık Vîrânî, Ehl-i Beyt’in gürûh-ı nâcî ve gürûh-ı fukarâ olduğunu, onlar hakkında şüphe duyanların ve onların yolundan gitmeyenlerin, ehl-i îmânım demesinin, kelime-i şehâdeti telaffuz etmesinin, namâz, oruç, hac ve zekât ibâdetlerini yerine getirmesinin fâidesiz olduğunu belirtmektedir. Ehl-i Beyt’i sevip, onların yolundan gitmeyenler teberrâya lâyıktır.
Vîrânî Baba’ya göre emîn bir âşık olabilmek için Ehl-i Beyt’i sevmek (tevellâ) şarttır:

Vîrânî kıl tevellâ Hânedâna,
Cemî’ âşıklar içinde emîn ol.
Ey Vîrânî! Kıl tevellâ dâimâ,
Hânedâna çun sana destûrdur.

Allah yeri ve göğü ve on sekiz bin âlemi, evlâd-ı Muhammed Alî’nin muhabbetine yaratmıştır.
Vîrânî Baba aşağıdaki ifadelerinde Ehl-i Beyt’i bilmeyenleri, sevmeyenleri açık bir dille kınamaktadır: “Vay sana kim, âl ve evlâdı bilmeyesin ve cân [u] gönülden âşık olmayasın ve fakrını kabûl kılmayasın. İmdi, bu cihânda yediğin ve içtiğin[e] fi’l-cümle hâlin[e], harâm ve zehir katıldı.”
Vîrânî, sadece Ehl-i Beyt’in muhibbi değildir; bildiklerini de tâlibi olduğu Hz. Ali’den öğrenmiş, problemlerini Hz. Ali’nin sayesinde çözebilmiştir. Bu durumu şöyle dile getirmektedir:

Vîrânî Abdal, Alî’nin sâyesinde,
Muayyen eyledi, her müşkilâtı.

Hz. Ali tarîkat kapısını öğreten kişidir. Vîrânî Baba, on kapıdan oluşan tarîkat kapısını öğrenmek için Hz. Ali’ye tâlib olunması gerektiğini ifade etmektedir: “İmdi, bu bâb on bâbdır. Bâb-ı tarîkattır. Ya’ni bir kişi bâb-ı tarîkatta noksan olsa, ya’ni fakrı olmasa, fi’l-mertebe hâli nâkısdır ki câhildir. Zîrâ Muhammed’i bilmeyen Alî’yi bilmedi. Alî’yi bilmeyen Hakk’ı bilmedi. Zîrâ bâb-ı tarîkattır.”
Vîrânî Baba’ya göre Hz. Ali, Hz. Muhammed’le aynı nûrdan yaratılmıştır. Bu görüşünü Hz. Peygamber’in; “Ey Ali! Etin etimdir, kanın kanımdır, rûhun rûhumdur, cismin cismimdir” ve “Benimle Ali bir nûrdandır” hadîslerine dayandırmaktadır.
Vîrânî Baba’nın ifadesiyle Hz. Ali; Veliyy-i Yezdânî, Sâhib-i te’vîl-i Kur’ânî, Şâh-ı Merdân, Şâh-ı Kerem ve İmâm-ı Muhterem’dir.
Vîrânî Baba on iki imâmların isimlerini, eserin içinde birkaç defa saymaktadır. On iki imâmlara duyulan sevgi, Bektâşî tarîkatının olmazsa olmaz erkânından birisidir. Vîrânî Baba bu konudaki duygu ve düşüncesini, manzûm bir şekilde ifade etmiştir:
Mustafâ’nın gözü nûru, Hasan, hem şâh Hüseyin,
Kurratü’l-ayn dedi, ona Habîb-i Kird-gâr.

Âbidîn, hem ve Bâkır u hem Ca’fer, İmâm Kâzım’ın,
Dün ü gün medhin iderem, yok dilimde gayrı kâr.

Şâh-ı heştümdür Rızâ, Takî vü hem Nakî, hem Askerî,
Bunları sevmeyene, la’net sad hezâr.

Mehdî yi Sâhib Zamân’ın kuluyem, kurbânıyam,
İsmile Vîrânîyem, hubb-ı Alî’yem âşikâr.
“Her kim, on iki imâmı ve çârdeh-i ma’sûm-ı pâkı bilmez ve tarîki üzere gitmezse ve bunlardan gayri nesne görse ve bunların fakrını kabul eylemezse, dünyâda ve âhirette Hakk’ın la’neti anın üzerinedir. Külliyyen yediği ve içtiği ve giydiği harâmdır.” Vîrânî Baba, on iki imâma, on dört ma’sûm-ı pâkı, Hatîcetü’l-Kübrâ ve Fâtımatü’z-Zehrâ’yı da ilave ederek, yirmi sekize tamamlamaktadır.
Vîrânî Baba’ya göre tâlib özünü Ehl-i Beyt neslinden olan mürşidlere vermeli, onların ma’nevî eğitim sürecinden geçmelidir. Bu düşüncesini de şöyle ifade etmektedir:

Kim ki virmez, âl-i evlâda özün,
Balı yoktur, bir kuru zenbûrdur.

c) Dört Kapı Kırk Makam


Dört kapı kırk makam anlayışı, Bektâşîliğin temel erkânıdır. İslâm Dîni’nin temel dinamiklerini yansıtmaktadır. İslâm’ın, kolay öğrenilmesi ve hâfızalarda kalıcı olması için sistemleştirilmiştir. Dört kapı kırk makamın Hacı Bektaş Velî’nin Makâlât’ında bulunması da önemlidir. Hacı Bektaş Velî, dört kapı kırk makamla, tarîkatın olmazsa olmaz temel değerlerini belirlemiştir.


Vîrânî Baba pîrlerin, tâlibi dört kapı kırk makâm formülasyonu ile yetiştirdiklerini ifade etmektedir: “Nitekim, bâb-ı şerîatla, bâb-ı tarîkatla, bâb-ı hakîkatla, bâb-ı ma’rifetle, batn-ı Âdem’den geldiğin gibi, yeniden seni zuhûra getürürler. Nitekim bir kişi, anadan iki kerre doğmasa, ol kişi Âdem olmaz. Zîrâ, biri anadan gelmektir ve biri pîrlerden gelmektir. İmdi anadan gelmek, âlem-i beşeriyyettir ve taklîddir. Pîrlerden gelmek âlem-i tahkîktir.”


Benzer ifadeler, Hacı Bektâş Velî’nin Vasiyyetnâmesi’nde de bulunmaktadır. Hacı Bektâş Velî, kişiyi taklîdî îmândan kurtaran pîrlere gösterilmesi gereken saygıyı şu sözlerle açıklamaktadır: “İlim büyüklerine anneden ve babadan daha çok değer vermek gerekir. Çünkü anne baba, çocuklarını dünya belasından, dünya ateşinden ve dünya sıkıntısından korurlar, âlimler (pîrler) ise müslümanları âhiret belasından, Cehennem ateşi ve sıkıntısından korurlar” Hacı Bektâş Velî, Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye’de ise “pîrin yardımıyla yeniden doğmanın” anlamını şöyle açıklamaktadır: “İnsanın iki kere doğumunun şart olduğu hususu şudur: Birisi anneden doğmaktır. Diğeri gövdeden görkemden doğmaktır. Bu bir yumurtaya benzer, insanın cevheri bu yumurtada imkân âlemi olan bu dünyânın aşk sıcaklığı ile oluşur ve uçuşa geçer. Eğer îmânı görkemden doğmazsa, düşük hükmünde olur ve hiçbir şey yapamaz. Ebedî olarak mahcup olur.”
Vîrânî Baba, “Allah, inananların dostudur, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır…” âyetiyle, bu görüşünü destekledikten sonra, şu hükmü vermektedir: “Ya’ni bir kişi anadan gelse, zulümât nûrudur. Pîrlere irmesi, hidâyet nûrudur. Ol zamân, ol kişiye hidâyet olup, zâtını ve sıfâtını bilse gerektir.”


Dört kapıyı tanımlarken Hz. Ali’nin şu sözünü nakleder: “Şerîat bir sudur. Evvel şerîat suyundan yunmayan, müslüman olmaz. Tarîkat bir ateştir. Ol ateşte yanmayan pişmez ve puhte olmaz. Ammâ ma’rifet, bir yeldir. Esmeyince sular akmaz ve od yanmaz ve çiylik pişmez ve eşyânın nefsi bağlanur.” Vîrânî Baba, şerîatı zâhir olduğu için gündüze, tarîkatı da bâtın olduğu için geceye benzetmiştir. Şerîat enbiyâya, tarîkat ise evliyâya mahsûstur.


Vîrânî Baba, yukarıda önemli bir konuya değinmektedir. Şerîat kapısının peygamberlik kurumuna, tarîkat kapısının da velîlik kurumuna mahsus olduğunu söylemektedir. Benzer bir açıklama, bir Bektâşî Erkânnâmesi olan Cabbar Kulu kitabında da yapılmaktadır. Eserde anlatıldığına göre; Selmân-ı Fârisî dört kapıyı öğrenmek amacıyla Hz. Peygamber’in yanına gelir ve aralarında şu konuşmalar geçer: “Selmân-ı Fârisî eydür: Yâ Rasûla’llâh! Şükür, bu kelâmlarını işitdük. Bana biraz da, ilm-i hakîkatdan ta’lîm eyle! Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Selmân! İlm-i hakîkatdan istersen, Ali’ye var. [Selmân-ı Fârisî:] Sen niçün öğretmezsin? Allâh Teâlâ sana cümlesin[i] bildürdi. Hiç gizlü şey komadı. Hazret-i Enbiyâ eydür: Yâ Selmân! Allâh Teâlâ bana gizlü şey komadı. Ammâ hakîkatı, ma’rifeti, tarîkatı, şerîatı, cümlesin[i] bana bildürdi. Ammâ sonra, şerîat miftâhın[ı] bana virdi. Tarîkat miftâhın[ı] Ali’ye virdi. Tarîkat ilmin[i] öğrenen Ali’den öğrenür. Şerîat ilmini öğrenen bizden öğrenür. Selmân-ı Fârisî eydür: Yâ Rasûla’llâh! Bunun böyle olmasına sebeb nedür? Oldur ki hakîkatı biz öğretsek, sünnet olur. Hakîkat ilmi ise, bir sarb ilimdür. Değme kişi çekemez, terk ider. Sünnetin terki câiz değildür. Anın içün öğretmeye bize icâzet yokdur. Selmân eydür: Sünnetin terki câiz değil midür? Değildür, özür olmadıkça.” Yukarıdaki ifadeler de, şerîat kapısının Hz. Peygamber’e, tarîkat kapısının Hz. Ali’ye ait olduğunu anlatmaktadır. Cabbar Kulu kitabında da nebî ile velînin görev ve sorumluluk alanları ayırt edilmektedir.


Vîrânî Baba dört kapıyı, kolay anlaşılmaları amacıyla bazı benzetmeler yaparak açıklamaktadır. Yaptığı bir benzetme, Âdem (insan)’in organları ve fonsiyonları ile ilgilidir. Gözü şerîata, kulağı tarîkata, ağzı ma’rifete, burnu da hakîkata benzetmiştir: “İmdi şerîat Âdem’dir, ayağıyla yürür, zâhir yel gibi eser. Tarîkat Âdem’dir, eliyle tutar, gözüyle görür, od gibi yanar. Ma’rifet Âdem’dir ki, dil ile söyler, kulak ile işitir ve su gibi akar. Hakîkat Âdem’dir ki, yel gibi eser, od gibi yanar, su gibi akar, toprak gibi sâkin olur…Şerîat âlem üzeredir ve külliyyen nutuktur. Nutuk, ağızdan gelür ve ağız on bâbtır ve ikinci, tarîkattır, edeb üzeredir. Edeb göz üzeredir. Göz dahi on bâbtır. Üçüncü ma’rifettir. Ma’rifet amel üzeredir ve amel kulak üzeredir. Kulak dahi on bâbtır. Dördüncü, hakîkattır. Hakîkat hayâ üzeredir, hayâ burun üzeredir. Burun dahi on bâbtır. İmdi azîzim! Bir kişide ilim olmasa, edeb olmaz. Edeb olmasa, amel olmaz. Amel olmasa, hayâ olmaz. Hayâ olmasa, Âdem olmaz. Âdem olmayan kişi, hayvân-ı nâtıktır. Zîrâ kim ilim, amel üzeredir ve edeb hayâ üzeredir. Hayâ insân üzeredir. İnsan îmân üzeredir.” Yukarıdaki ifadelerde insanın, duyuları itibarıyla dört kapıya uygun bir hayat sürdüğü müddetçe edeb, hayâ ve ilim gibi güzel hasletlere kavuşabileceği işlenmektedir. Aksi takdirde insanın hayvanlaşabileceği haber verilerek, dört kapıyı gözetmek özendirilmektedir.


Vîrânî Baba eserinde rûh çeşitlerinden bahsederken, rûhları aşağıdan yukarıya doğru hiyerarşik olarak sıralamış ve her birine karşılık gelen kapıyı belirtmiştir. Ayrıca rûhların yaratılışın dört ögesi kabul edilen ateş, hava, toprak ve sudan hangisine meyilli olduğunu da ifade etmektedir. Böylece insanın yaratılıştan gelen ma’nevî yükseliş kabiliyeti net bir şekilde gösterilmek istenmektedir. Ayrıca Vîrânî Baba, sürekli insanın bitki gibi, hayvan gibi, cisim (taş) gibi olmak istemeyeceği ön kabulünden hareket etmektedir. Bu yöntemin oldukça etkili olduğu muhakkaktır. Çünkü normal bir akıl ve zekâya sahip hiçbir kimse, insanın alt varlık alanlarından birisine dahil olmak istemez. Kerschensteiner, Karakter Kavramı ve Terbiyesi adlı eserinde, eğitimcilerin öğrenciler için değerli bir takım rûhî ihtiyaçlar ve hedefler göstermeleri halinde, sıkıcı gibi görünen düzenleme ve talimatlara tahammül etmenin kolaylaştığından bahsetmektedir. Vîrânî Baba, değer taşıyan rûh seviyelerini hedef göstererek, tâliblerin tahammül etmesi zor olan âdab ve erkâna katlanmalarını kolaylaştırmak istemektedir. Özellikle nefisle/benlikle mücâhedenin yoğun bir şekilde yaşandığı tarîkat kapısı için böylesi bir cesaretlendirmeye ihtiyaç bulunmaktadır. Kerschensteiner, her insanın (nefse) hoş gelen zevk değerlerinden, yani hayvânî ve bilinçsiz değerlerden mutlak, yani manevî değerlere temayül gösterdiğini ifade etmektedir. Eğitimcinin, yani mürşidin görevi rûha kendi tekâmülü doğrultusunda kılavuzluk etmektir.
Rüştü Şardağ’a göre tarîkat; şerîatın içinde kalmak koşuluyla sınır tanımaz Allah aşkı ve coşkusudur. Pîrler, mürşidler bu sevgi denizinin içinde kanat çırpmış, Allah’a bağlı, kendi iradelerinden ışıklanan tâlibleri peşlerinden sürüklemişlerdir. Vîrânî Baba, aşağıdaki tabloda gösterilen eşleştirmelerle bu kılavuzluk görevini yapmaya çalışmıştır:

Vîrânî Baba’ya göre; bir kişinin gürûh-ı nâciye (kurtuluşa ermiş zümre)den olabilmesi için öncelikle üç rûh aşamasından geçerek insan seviyesine ulaşması gerekmektedir. Rûh-ı izâfi seviyesine ulaşabilmek için şerîat, tarîkat, ma’rifet ve hakîkat kapılarının şartlarını yerine getirmek gerekmektedir. Tâlib, bu ma’nevî yükselişi gerçekleştirip mâ-sivâ, hevâ-yı heves, nefis ve tamaın hepsini kendisinden uzaklaştırdığında gerçek anlamda “insan” olacaktır.
Vîrânî Baba’nın yaptığı bu dört kapı tasnifine benzer bir tasnif, Hacı Bektâş Velî’nin Makâlât’ında da bulunmaktadır. Hacı Bektâş Velî’nin tasnifinde dört kapının sırası aynı olmakla birlikte “su” ile “yel” yer değiştirmiştir. Bu ve diğer benzerlikler, Vîrânî Baba’nın Hacı Bektâş Velî’den büyük ölçüde etkilendiğini göstermektedir. Dört kapıyı açıklarken “Makâlât-ı Hacı Bektâş Velî’de buyurur” diyerek Hünkâr’dan alıntı yapması, ondan ne kadar etkilendiğini gözler önüne sermektedir.

d) Tasavvufî Kavramlar (Âdâb ve Erkân)


Eserde genel olarak bir Bektâşî tâlibinin hangi niteliklere sahip olması gerektiği üzerinde durulmaktadır. Bu nitelikleri itikâdî, amelî, ahlâkî ve tasavvufî olmak üzere dört gruba ayırmak mümkündür. İlm-i Câvidân, bütün özellikleri dikkate alındığında bir âdâb ve erkân kitabıdır. Tâlibin, mürşidin, mü’minin ve insanın sahip olması gereken vasıflar sözkonusu edilmektedir.
Vîrânî Baba, mürşid postuna oturan kişinin dört kapının icaplarını mutlaka yerine getirmesi gerektiği görüşündedir. “Ehl-i mürşidim diyen ve tâlibi kabul eyleyen, bu nev’ üzere ola ki; tâlibi irşâd eyleyüp bu minvâl üzere yürürse, nûrun-alâ-nûr ve eğer böyle yürümüzse, onun tâlib terbiye eylemek kârı değildir. Zîrâ kim pîrler buyurmuşlar: Erkân-ı meşâyih, erkânsız ne meşâyih.” Daha önce Vîrânî Baba’nın Ca’ferî meşrebinden olduğu belirtilmişti. Şu ifadeler de, onun tarîkat erkânını İmâm Ca’fer-i Sâdık’a dayandırdığını göstermektedir: “Tarîk-i İmâm Ca’fer-i Sâdık erkânına kâil olmasa ve onun fakrını görüp ol fakra özün virmese…”


Eserde spesifik olarak bazı tasavvufî kavramlar üzerinde durulduğu da görülmektedir. Meselâ; “kalb” bunlardan birisidir. Vîrânî Baba, mü’minin kalbinin Allah’ın evi, arşı ve hazînesi olduğu görüşündedir. “Âdem’in gönlü, bir saf âyînedir. Ol âyîne, kalb-i Cemâlu’llah’tır. Zîrâ, secde-i ubûdiyyet ve perestiş budur ki, Kâ’betu’llahtır.” sözleriyle bu görüşünü ifade etmektedir.
Üzerinde durduğu bir başka kavram “gönül”dür. “Lût’un ailesini köyünüzden çıkarın…” âyetinde bahsi geçen “köy”ü gönül olarak yorumlayan Vîrânî Baba, gönülden nefs-i lezzetin arındırılarak, Âdemîlerden olunacağını belirtmektedir.
Tasavvufta tâliblerin ulaşmaya çalıştıkları makâm “velâyet”tir. Vîrânî Baba velâyete ancak mürşid sayesinde ulaşılabileceği fikrini işlemektedir. Tâlibin velâyet sırrına erebilmek için cehâletten kurtulması gerektiğini dile getiren Baba, cehâletten kurtulabilmek için de pîrlere ihtiyaç bulunduğunu belirtmektedir. Tâliblik aşamasından velîlik seviyesine, âdâb ve erkânı uygularken gösterilecek dikkat ve pîrlerin himmeti ile erişilebilir. Hacı Bektâş Velî, Makâlât-ı Gaybiyye ve Kelimât-ı Ayniyye’de, tâlibin pîrin himmetiyle seyredip, Allah’ın yarattığı on sekiz bin âlemi gördükten sonra, görüş sahibi olabileceğini dile getirmektedir. Böylece tâlibin gönlünün Allah’ın şehri ve fazîlet odağı olacağını haber vermektedir.
Vîrânî Baba, İlm-i Câvidân’da “insân-ı kâmil” üzerinde de durmaktadır. O, insanın evrenin bir izdüşümü olduğu kanaatindedir. Bu kanaat, gelenekselleşmiş bir tasavvufî bakışın Vîrânî Baba’daki ifadesi olarak değerlendirilebilir. Vîrânî Baba, insan-evren benzerliği ile birlikte nübüvvet ve velâyeti, dört kapıyı insanın en kıymetli organı olan “baş”la açıklamaktadır.


Vîrânî Baba âdâb ve erkâna şeklen bağlılığı eserinde defalarca eleştirmiştir. Bunlardan en dikkat çekici olanı şöyledir: “İmdi erenlerin sözün[ü] sındıran ol kimsedir ki; evliyâ dergâhına gelür. Bendeyim der; tâc ve post ve hırka ve libâsını egnine alur. Başını traş ve erkân kabûl eyler. Ondan döner, ol tâc ile ve post ve hırka ile ve ol kisve-i erkân ile zinâ ve livâta ider. Yalan söyler. Yine, ben ehl-i fakrım der, kezzâblık eyler.” “Tâlib, sikke, sıfât altına girüp, yine çıkup, tâlib-i dünyâ olursa, bî-şek şeytân kendisi olur.” Ona göre önemli olan şeklen değil huy ve ahlâkça tâlib ve derviş olabilmektir. Tâlib ve derviş abasına bürünmek, derviş gibi görünmek, tâlibi Hakk’a ulaştırmayacaktır. Önemli olan kötü ahlâkı terk ederek, yalandan ve zinâdan uzak durabilmektir. Vîrânî Baba olaylara gerçekçi ve eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Varolan kötü ahlâk, huy ve alışkanlıkları “yok saymak” yerine, eserinde sözkonusu ederek, “yok etmek” istemektedir.


Besmele-i Şerîfe’ye her tarîkatta olduğu gibi Bektâşîlikte’de büyük bir önem verilmektedir. Hacı Bektâş Velî, Tefsîr-i Besmele adlı eserinde Besmele’nin hikmetlerini âyet, hadîs ve hikâyeler eşliğinde anlatmaktadır. Vîrânî Baba da eserinde geleneğe uygun olarak Besmele’nin önemini açıklamaktadır. Bir taraftan Besmele’nin mânâsını yorumlarken, diğer taraftan yeme-içme, okuma yazma âdâbına değinmektedir: “Bismillâh, evvel demektir. Onun içün, Bismillâh’sız bir işe el vurulmaz. Eğer işlese harâm olur. Yemek ve içmek ve yazmak ve okumak gibi. Hâsılı her ne ise, Besmele’siz olmaz. Zîrâ Bismillâh, ismu’llâhtır. İsim müsemmânın aynıdır.” Besmele’nin niçin ismu’llâh olduğunu ve tâliblerin dilinden niçin düşmemesi gerektiğini Hacı Bektâş Velî’nin Tefsîr-i Besmele’de rivâyet ettiği şu hadîs-i kudsî daha iyi açıklamaktadır: “Şimdi benim yüceliğim, ululuğum hakkı için eğer bunlar (Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm) derlerse her işte ben onlara kendilerinden daha yakın olurum. ‘Allah’lığımla dünyadaki ayıplarını örterim. ‘Er-Rahmân’lığımla âhiretteki kullarım arasında onları rezil etmem. ‘Er-Rahîm’liğimle işledikleri günahları değiştiririm.”

Vîrânî Baba yukarıdaki tasnifi daha önce yaptığı tasnifler üzerine inşa etmiştir. Dört unsur, rûh seviyeleri ve dört duyu ile ilgili yaptığı tasnifi biraz daha genişleterek dört müvekkil, dört âlem, dört melek, dört kitap ve dört harfi bunlara ilave etmiştir. Kolaydan zora doğru gittikçe genişleyen bir kavramsal çerçeve çizmektedir. Böylece önce açıkladığı kavram ve değerler, sonrakilerin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır. Vîrânî Baba’nın burada da etkili bir öğretim yöntemi uyguladığı söylenebilir.
Kerschensteiner, “insan hayatında değerler ne kadar açık ve birbirine bağlı olursa, şahsiyet o derece aydın olur” demektedir. Şahısta görünen değerlerin çeşitliliği nisbetinde şahsiyetin zenginleşeceğini, değerlerin birbirine bağlılığı nisbetinde de şahsiyetin sağlam olacağını ifade etmektedir. Şahıs değerlerin organizasyonunu şuurlu bir şekilde yaptığında ise, değerlerin şahsın kendi şuurunun düzenleyici tesiriyle meydana geleceğini belirtmektedir. Vîrânî Baba’nın yapmaya çalıştığı da budur: Değerleri olabildiğince organize ederek tâliblere açıklamak, kavratmak, benimsetmek ve uygulama konusunda cesaretlendirmek.
Âlem-i vahdet, makâm-ı vahdet , âlem-i kesret gibi çeşitli tasavvufî kavramları da eserinde açıklamaktadır.
 

Arama Kelimeleri: İlm-i Câvidân,Virani Baba,Virani Baba Eserleri, Virani Baba şiirleri

YorumYaz

0 Yorum

Yorum Yaz

Yorumların tüm sorumluluğu yorum yazana aittir.